| |
Güneydoğu’da PKK saldırılarının artması ile birlikte verilen şehitler, İsrail’in saldırganlığıyla örtüşünce bizde de yeniden sınır ötesi operasyon sesleri yükselmeye başladı.
Kürt meselesinin nedenlerini kavrayamayan, Kürt kimliğine ve kültürüne sahip vatandaşlara yapılmakta olan ayrımcılığı göz ardı eden, PKK’nın ateşkes dönemini uyuyarak geçiren ve hâlâ Kürt kesiminin taleplerini demokratik mekanizmanın içine almakta gönülsüz davranan ‘devlet’in çareyi karşı şiddet gösterisinde araması şaşırtıcı değil. Toplumsal meseleleri demokrasi içinde çözemediğiniz zaman, demokrasiyi tehdit eden bir siyasallaşma üretirsiniz. Bu siyasallaşmayı demokrasi ile kuşatamadığınız zaman ise, kendi vatandaşınızın siyaseti şiddette aramasına neden olursunuz. Kürt meselesinin ardında aranan ‘dış mihraklar’ senaryosu, söz konusu iç dinamiğin yanında çok yüzeysel ve ikincil kalır. Bugün Türkiye’nin temel meselesi devletin topluma razı gelmemesidir. Oysa demokrasi ve barış ancak bu razı gelmenin de ötesine geçerek, devletin toplumsal tercihleri ‘ortak aklın’ paydasında eşitlikçi ve hakkaniyetli biçimde bir araya getirmesi sayesinde sağlanabilir.
Ne yazık ki Türkiye son çatışmalarla birlikte tam aksi yöne gitme istidadı gösteriyor. PKK ile savaş arzusu, gerçekte belirli bir siyasi rejimi de ima etmekte. Mustafa Erdoğan’ın sözleriyle “... Histerik savaş tutkusu çoğu zaman irredantizmin ve fetihçiliğin mantıkî bir sonucu olduğu kadar, aynı zamanda kendi ulusunu başka uluslardan üstün görme düşüncesiyle de ilişkilidir... Faşizm için ‘düşmanlar’dan, ‘hainler’den ve ‘işbirlikçiler’den kendi ulusumuzu ve devletimizi korumak en önemli mesele olduğundan, faşist bir dış siyaseti esas itibarıyla abartılı bir güvenlik endişesi yönlendirir. Daha doğru bir ifadeyle, faşizm dış politikada saldırgan olmadığı zaman bile, ‘birlik-bütünlük’ ve ‘milli güvenlik’ üzerinde titrediği için içte saldırganlaşır... Onun için, bugünkü Türkiye’deki gerçek tehlike ne ‘dincilik’tir ne de ‘bölücülük’. Gerçek tehlike faşizan, yabancı düşmanı, kabileci, farklılığa tahammül bile edemeyen düşünce ve tutumların tırmanmakta olmasıdır.”
Başbakan bu anaforun içine çoktan çekilmiş gözüküyor. “Dev bir millet kaynaşmasıyla teröre karşı ortak mücadele çağrısı” içinde siyasi partiler ve medya var, ama toplumun kendisi yok. Nitekim destek de tam aranan yerden geliyor: Oportünist medya hemen şehitler üzerinden duygusal manipülasyon sayfaları üretiyor, ‘liberal-demokrat’ kalemler sınır ötesi operasyonun şart olduğunu söylüyorlar; AKP dışındaki partiler ise operasyona sonuna kadar destek vermekteler. Herkes elbirliğiyle hükümeti ‘milli’ görünümlü bir harekâta sürüklemenin peşinde... Acaba niçin? Sınır ötesi çatışma ile yükselecek ‘güvenlik devletinin’ AKP’nin demokratikleşme çabalarını durduracağını bildikleri için olmasın? Nitekim malum başyazarın “Bu siyasi iktidarla bu iş olmaz!” cümlesi, şehit cenazelerindeki “Hükümet istifa!.. Ordu göreve!” sloganlarıyla iyi örtüşüyor...
Evet ortada bir operasyon var ve o operasyon başlamış durumda. PKK’nın da bu işte payı olduğunu düşünmeden edemiyoruz. Çünkü Kürt kesiminde muhtemel bir demokratikleşmeye en fazla karşı olan aktörün PKK olduğu açık... Ama neyse ki AKP içinde hâlâ sağduyu mevcut: Abdullah Gül’ün “Türkiye gövde gösterisi niyetinde değil” sözü ve Ersönmez Yarbay’ın değerlendirmesi aklı başında siyasetçilerin varlığına işaret etmekte. Gerçekten de sınır ötesi operasyon sadece terörün meşrulaşmasını, Türkiye’nin yalnızlaşmasını ve faşizmin rejimde ‘yeniden’ cisimleşmesini ifade edecektir. Şehit kanı edebiyatı yapanların, ülkeyi bu kanı daha da artıracak bir yola sürükleme istekleri ise tek kelimeyle ahlaksızlıktan başka şey değil.
Etyen Mahcupyan, Zaman
23.07.2006 |