Vatan yanar komutan bağırır

 

Vatan, yanıyor. Türkiye'nin bundan kaç yıl sonra çöl olacağı üstüne korkunç fısıltılar geliyor uzak ellerden. Durumun vahametini anlayabilmek için yanan alanın Türkiye yüzölçümünün elli de biri olduğu, henüz yangınların çoğunun söndürülemediği, kalan ormanların tutuşmaması için hiçbir önlem alınmadığı da hatırlanması gerekenler. Ormanları korumayı bilmiyoruz. Sadece bilmesek, öğreniriz. Ormanlar da deniz gibi, hava gibi,
insan gibi, umurumuzda değil. Biz, vatanımızı korumaya yetiştirilmiş,
o vatanı soyut bir ülkü olarak kutsayan tuhaf bir milletiz.
Dolayısıyla Orman Bakanımız Yunanistan'da orman yangınları için kullanılan, denizden su çekebilen uçaklardan bizde sadece iki tane olduğu, ateş vatanı sarınca fark edildiğinde hiçbirimizi şaşırtmayacak bir açıklamada bulunuyor. 'Bizde de yürek var' diyor. Doğduğumuz bu benzersiz güzellikteki yarımada hızla yanıp çöle dönüşüyor olmasa, beyefendiye dönüp güleceğiz. Bu memleketin en hayati meselelerinden biri olan çevreden sorumlu bakanın söylediğinden ancak şöyle bir mantık silsilesi yaratabilmek mümkün: Türkiye'nin ormanları yanıyor.
Çünkü Yunanlılarda yürek yok.
Daha sonra Bakan'ın ormanları yanan köylülerden yakındığına tanık oluyoruz. Demek, yürekli bulduğu başka bir 'biz'i varmış. Bakan'a kalırsa, ormanları yanmakta olan köylüler kahvede okey oynamakta. Beklenen bu sıcak patlaması karşısında yangınlara karşı hiçbir programı olmadığı anlaşılan, çaresizce yanacak ağaç kalmamasını bekleyen Çevre Bakanı ertesi gün bir tribünde görünüyor halkına. Futbol maçı izlerken.
İTÜ Meteoroloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. Mikdat Kadıoğlu, bu konudaki aczi yeterince net bir şekilde açıklamış: "Türkiye'de risk planı yapmak yerine kriz yönetmeye odaklanmış bir anlayış var" Kadıoğlu, yapılması gerektiği halde yapılmayan bütün çalışmaları ve çarpık uygulamaları sıraladıktan
sonra durumu özetliyor: "Önemli olan, çıkan yangını söndürmedeki başarı değil, yangının hiç çıkmamasını sağlamadaki başarı. Yangınların
çıktığı bölgelerde kurulan kriz masalarının yerine yangın çıkmadan önce risk masası kurulmalıydı. Türkiye'de risk yönetimi kabul edilmiyor ama herkes afet yöneticisi olmuş.
Bu da maalesef başka bir afet."
Kadıoğlu'nun söylediklerinin, hayatımızın yönetim gerektiren her alanı için bire bir geçerli olduğunu fark etmişsinizdir.

Komutan görev başına
26 Ağustos cumartesi günü gazetelerde Genelkurmay Başkanlığı ile ilgili iki önemli haber vardı. Birincisi şöyleydi: "Genelkurmay Başkanlığı, orman yangınlarını söndürmede kullanılan 4 adet C-130B uçağının gövde ve kanat bağlantı bölgelerinde teknik arızalar tespit edildiğini, bu arızalar giderilinceye kadar 'tüm C-130B uçuşlarının durdurulduğunu' bildirdi". Genelkurmay Başkanlığı, Hava Kuvvetleri Komutanlığı'na ait uçakların orman yangınlarına müdahale etmemesiyle ilgili bir açıklama yapıyordu.
Diğer haberin de yangına bir yararı yoktu. Genelkurmay Başkanlığı'nı Hilmi Özkök'ten 30 Ağustos'ta devralacak olan Org. Yaşar Büyükanıt, bir teslim töreninde son derece sert bir konuşma yaparak farkını belli ediyordu. İşin tüyler ürperten yanı, coşkulu konuşmasında kullandığı ateş metaforuydu. "Canlarını bu güzel yurdumuz için feda etmeye yemin etmiş askerlerimize ve onların komutanlarına karşı inanılmaz iğrençlikte saldırılar yapılmakta" dedikten sonra "Bu yasadışı, ahlakdışı, akıldışı saldırıları yapanlar, yarattıkları iğrenç bataklıkta boğulacaklardır. Rüzgâr küçük ateşleri söndürür, büyük ateşleri daha da büyütür. Benim ve silah arkadaşlarımın kalplerinde ulus ve vatana hizmet yolunda, çok büyük bir ateş yanmaktadır." Büyükanıt, önümüzdeki dönemde hâkim olacak dilin müjdesini verirken hiçbir yanlış anlamaya fırsat tanımıyordu: "Hiç kimse, hiçbir grup, insan hakları, özgürlük ve demokrasi gibi insanlığın yüksek değerlerini teşkil eden kavramların arkasına saklanarak ve bu ülkeye ve insanlarına zarar veremez. Bu yüksek değerleri, sahip oldukları bölücü ve irticai düşüncelere alet ederek ülkenin rejimi aleyhine kullanamazlar ve kullanamayacaklardır." Ertesi gün, (dün) İnsan Hakları Derneği, "Hukuk Devleti İlkeleri Tartışılamaz!"
başlıklı bir basın açıklamasında bulundu. Tamamını alıyorum:
"Kara Kuvvetleri Komutanlığı'nın devir teslim töreninde, 30 Ağustos
günü Genel Kurmay Başkanlığı'nı resmen devir alacak olan Orgeneral Büyükanıt'ın yaptığı baştan sona kadar tehdit kokan açıklamaları, demokrasimiz ve insan hakları yönünden son derece talihsiz ve
kaygı vericidir.
Askeri güçlerin sivil kurumların emrinde ve denetiminde olması, demokratik yönetimlerin en temel ölçütlerinden birisidir. Demokrasilerde hiçbir kişi ya da kurum eleştirilerden muaf ve dokunulmaz değildir. Dolayısıyla her kurum gibi askeri kurumların da eleştirilmesi her yurttaş açısından demokratik bir hak, hatta bir görevdir. Yapılan eleştirilerden bazıları haksız ya da yanlış olabilir. Ama bu durum, askeri kurumun en yetkili komutanına, daha yeni görevine dahi başlamamışken ilk iş olarak eleştirileri ülkeyi bölme, rejimi değiştirme ya da silahlı kuvvetleri yıpratma girişimleri olarak değerlendirme hakkını vermez.
'Silahlı veya silahsız mihraklar' nitelemesi ile, demokratik mücadeleyi 'silahlı hareketlerle' aynı kefeye koyup, Silahlı Kuvvetler'in bunlarla mücadele edeceğini söylemenin, ne Anayasa'yla, ne demokratik hukuk devleti anlayışı ile bağdaşır bir yönü olmadığı açıktır. Ayrıca bu söylemin, demokratik hukuk devletinin yasama, yürütme ve yargı gibi temel kurumlarını tartışılır hale getirdiğini görmezlikten gelemeyiz.
Sayın yeni Genelkurmay Başkanı'nın konuşmasında referans gösterdiği Anayasa'nın 3 ve 4. maddeleri yanında, devletin 'demokratik bir hukuk devleti' olduğunu öngören 2. maddesinin de gözden kaçırılmaması gerekir.
Yüzyıllara dayanan sivil bir mücadelenin ürünü olan demokrasi ve insan hakları kavramlarının amacının askeri makamlar tarafından tartışılması ve bu kavramlara askeri mantıkla sınırlamalar çizilmesi, hiçbir şekilde kabul edilemez. Bizler insan hakları savunucuları, bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da sadece ve sadece kendi vicdanımıza ve uluslararası belgeleri referans alan ilkelerimize göre insan hakları mücadelesini sürdüreceğimizi bir kez daha ifade ediyoruz.
Ümit ediyor ve inanmak istiyoruz ki, yapılan konuşma kastı ve amacı
aşan bir konuşmadır.
İnsan Hakları Derneği."

Güzel yurdumun her köşesi
Daha bir buçuk ay önce, elbette bu kadar gürültüsü işitilmeyen bir orman yangını yürekleri dağlıyordu. Şırnak'ın Cudi Dağları'nda haftalarca süren orman yangını üstüne bölgede gazetecilik yapan Kerem Çelik'in bildirdikleri tüyler ürperticiydi. Yangınla ilgili yetkililerin duyarsız kaldığı gerekçesiyle Şırnak Barosu'na bağlı 16 avukat suç duyurusunda bulunmuştu. Gazeteci Çelik ilk yangının İkizce Komando Taburu'nun eliyle çıktığını belirtmişti bianet'e. Ona kalırsa ilk olarak karakolun çevresindeki bir alan güvenlik açısından yakılmış, lakin yayılması engellenememişti. Bölge sakinlerinin iddiaları da yangının söndürülmesi talebinin dahi asker tarafından engellendiği yolundaydı. Güvenlik gerekçesiyle Silopi Belediyesi'nin yangın söndürme çalışmasına da
izin verilmemişti.
Operasyonları yürütmeyi zorlaştırdığı için ağaçların kesilmesi, ormanların yakılması, yanmasına göz yumulması, yeni işittiğimiz mücadele yöntemlerinden değil.
Bu ayın ilk günlerinde Bingöl'de Doğanlı, Dedebağ ve Çamlıyurt köyleri arasında kalan ormanlık alanın büyük bölümü yanmış, yine günlerce süren yangına, Valilikten Orman İşletme Şefliği'ne kadar bütün yetkililere defalarca başvurulmuş olmasına karşın ne bir cevap alınmış ne de yangına
bir müdahalede bulunulmuştu.
Söz konusu ormanların güvenlik gerekçesiyle devlet tarafından yakıldığı kuşkusu karşısında kimsenin bir açıklamada bulunma zahmetine girmediğini biliyoruz.
Vatanı korumanın tanımını, üniformalı ya da sivil, hepimiz yeniden yapmak zorundayız. Vatan, üzerinde kimsesiz bir bayrak dalgalanan çöl müdür? Güzel yurdunu korumaya yemin eden, ormanlarını korumaya bütün gücünü seferber etmez mi?

Yıldırım Türker, Radikal
28.08.2006