Papa sanıldığı kadar güçlü mü ki...

 

Elinizdeki yazı için masaya oturduğumda Saadet Partisi'nin (SP) Çağlayan Meydanı'nda düzenlediği “Papa'ya hayır!” mitinginden yükselen nutuklar ve tezahürat, çalıştığım odaya çoktan ulaşmıştı. Meydan ile aramda iki kilometreye yakın uzaklık olmasına rağmen. Belli ki mitingi alanı bayağı kalabalık, Papa'yı protesto gösterileri bayağı güçlüydü.

SP'nin günlerdir hazırlığı yapılan bu mitinginden mutlaka haberdarsınızdır. (Yeri gelmişken söyleyeyim: Öncekileri de hatırlayarak söyleyecek olursak, SP bu miting işinde artık çok başarılı.) Çağlayan mitinginin “Haçlı İttifakına Hayır / Papa gelmesin!” sloganı etrafında organize edildiğini de biliyorsunuzdur.

Açık hava gösterileri olmaksızın yaşanan bir siyasi-toplumsal hayatın tuzunun eksik kaldığını düşünen birisi olmama rağmen –açıkça söylemek gerekirse- SP'nin bu son mitingi bana hiç yakın gelmedi. Bir kere her şeyden önce “Haçlı İttifakına Hayır” sloganı. Bu sloganda hatırlatılan “ittifakın” tarafları olan Kiliseler'in birbirleri hakkında ne düşündüğünü –koskoca bir tarih- hatırlatmaya gerek var mı? Dolayısıyla Papa'nın ziyaretini bu “ittifak”ı merkeze koyarak değerlendirmek ne derece doğru. Bunun böyle olduğunu Recai Kutan ve Prof. Numan Kurtulmuş'un bilmemesi mümkün mü? Gördüğünüz gibi özellikle iki siyasetçinin adını anıyorum. Çünkü benim gözümde her ikisi de bugüne kadar sloganlar aracılığıyla konuşmayı hiç denemediler. Recai Bey'i tanıtmaya gerek yok; Kurtulmuş'un konulara nasıl soğukkanlı ve ciddi yaklaştığı ise mutlaka birçoğumuzun aklındadır.

O halde Papa'nın yanında binlerce gazeteciyle yapacağı Türkiye ziyaretini durduk yerde “medeniyetler savaşı”na dönüştürmenin kime yararı var? Papa'nın birkaç ay önce Müslümanların haklı olarak son derece canlarını sıkan açıklamalarını olmamış-yapılmamış sayalım demiyorum. Ama bu son derece yaralayıcı sözlerin acısını çıkarmak için (olsa gerek) ziyaretin amacını yeni bir “haçlı seferi” olarak sunmak da ne kadar yerinde bir seçim, siz karar verin.

Ayrıca hatırlatmaya gerek var mı bilmiyorum: Papa'nın (daha doğrusu Papalar'ın) Katolik dünyasında -çoğu zaman sanıldığının aksine- öyle aman aman bir güçleri-etkileri yoktur. (Hırıstiyanlığın AB Anayasası'na girmesi sağlanabildi mi?) Tamam bir önceki Papa'dan başlayarak özellikle gençler arasında gittikçe artan bir çeşit popülariteden söz etmek mümkün. Ancak Papa(lar)ya gösterilen bu ilgi “haçlı seferi” ya da “İslam düşmanlığı” gibi ağır ve ciddi nedenlerden mi kaynaklanıyor? Hiç de değil; bütün mesele dünyada son dönemde yükselişte olan “moral”in genel çerçevesi içinde “dinselliğin” de kendisine yer bulmasından ibarettir. (TESEV'in raporunda da “dinselliğin” yükselişinden söz edilmiyor mu?)

Papa'nın Katolikleri etkileme gücü sanıldığı gibi yüksek olsaydı, Vatikan'ın hâlâ ısrar ettiği prezervatif kullanımı yasağına uyulur ve Hırıstiyan dünyası AIDS söz konusu olduğunda zavallı Afrika'nın elinde bulunan “birincilik ödülünü” Papa'ya armağan ederdi. Vatikan'ın toplumsal hayata ilişkin diğer tavsiyelerine uyumda da farklı bir sonuç beklememek gerekir. Papalar –özellikle bir önceki- aslında bir “pop star” gibi seviliyor ve ilgi görüyor.

Le Monde gazetesinin Kiliseler uzmanı Henri Tincq'in yazdığına göre, Papa, Türkiye ziyaretine hazırlık çerçevesinde son günlerde Cezayirli Mustafa Şerif ile görüşmüş. Ünlü “İslamolog” Jacques Berque'in öğrencisi olan Şerif, Papa'ya şu hatırlatmayı yaptığını söylüyor: “Bazı karanlık dönemlere rağmen İslam ve Hırıstiyanlık arasındaki onbeş yüzyıllık ortak tarih ile son derece küçük bir azınlık olan entegristlerin yapıp ettiklerini birbirine karıştırmamak lazım.”

Papa da cevaben şöyle konuşmuş:

“Bizler müttefikiz, rakip değil...”

Sonuç olarak, artık bambaşka “papalar”ın, yani “seküler papalar”ın nezaretinde dönen bir dünyada bütün bu yapılan ve yapılacak olan protestolar yoluyla Papa'ya sahip olmadığı bir gücün atfedildiğini düşünüyorum.

Kürşat Bumin, Yeni Şafak
27.11.2006