Avrupa önyargıların üstesinden gelerek, ideolojik tanımlamalardan kurtularak, yüzyılın en büyük projesinden kaçmak için adeta çareler arıyor. Almanya Başbakanı Angela Merkel ve Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac, 'ikili ittifak' oluşturarak Türkiye'nin AB üyeliği konusunu gözden geçirmek üzere tarih belirlenmesi çağrısı yaptı.
Türkiye'deki seçimlerin ve AB seçimlerinin de geçmesini istediklerini söyleyen Merkel, yeni bir raporun hazırlanması ve Türkiye'deki ilerlemelerin incelenmesinin 2009 yılı ortalarını bulacağını söyledi.
Merkel, "Ankara Protokolü'nün imzalanması konusunda adım atılmadı. AB Komisyonu'nun önerileri olumlu. Ancak temel bir anlayış için 14-15 Aralık'taki zirveyi de bekleyeceğiz. Komisyon'un bir rapor daha oluşturmasını istiyoruz" dedi.
Kısacası, Almanya ve Fransa ittifakı Türkiye ile müzakerelerin takvime bağlanmasını ve müzakerelerin gözden geçirilmesi için 18 ila 24 ay arasında bir süre verilmesini öneriyor.
İşte bu Avrupa'nın en büyük trajedisi ve adeta bir 'vizyonsuzluk' abidesidir. Aslında Merkel de Chirac da, Avrupa'nın kendi iç bunalımlarından dolayı kıvrandığını biliyor ve bu yüzden de "Rumlar'ın kaprisi"ne sığınarak zamana oynamaya çalışıyorlar.
Oysa, Türkiye-AB müzakerelerinde hafif çekim bir 'tren kazası' yaşanmasıyla ya da müzakerelerin askıya alınmasıyla Avrupa Birliği'nin her geçen gün derinleşen iç sorunları çözülmeyecek.
Ama, Avrupa'nın bu 'vizyonsuzluk' yüzünden kaybedeceği kesin… Çünkü, son dönemde küresel ölçekte Türkiye'nin yıldızı parlıyor ve özellikle bölgesinde 'stratejik' anlamda dominant hale geliyor.
Mesela Türkiye, Başbakan Tayyip Erdoğan'ın özellikle Ortadoğu'daki diplomatik atağı ile birlikte İran'dan Suriye'ye, Irak'tan Lübnan'a kadar geniş bir yelpazede 'güven'e dayalı çözüm adımları atıyor ve küresel bir aktör haline geliyor.
Eğer, bugüne kadar dünyanın 'sıcak bölgeleri'nde çözüm anlamında bir varlık gösteremeyen Avrupa Birliği, Merkel ve Chirac'ın Rumlar'ın arkasına saklanmaktan kaynaklanan 'körleşme hali'ne teslim olursa, bu Türkiye kadar Avrupa'nın da kaybı olacaktır.
Başbakan Erdoğan, dün Almanya Başbakanı Merkel'i telefonla arayarak, atılacak adımlarda bir yanlışın nelere mal olacağını çok açık bir dille anlattı.
Erdoğan dün ayrıca, parti grubunda yaptığı konuşmada Avrupa Birliği'ne de ciddi uyarılarda bulundu: "Biz diyoruz ki; Türkiye'nin AB'ye üyeliği, küresel bir vizyonun parçasıdır, 21. yüzyılın en önemli projesidir. Bu proje, bir medeniyet akışı içinde önemli bir yer almıştır. Onun için de konjonktürel hesaplara, gündelik iç siyasete kurban edilemeyecek kadar önemli bir meseledir. Başından beri hep söyledik, bu kritik aşamada bir kez daha hatırlatmakta yarar görüyorum; AB Türkiye için ne kadar gerekliyse, Türkiye de AB için o denli, o derece gereklidir. Avrupa'da Türkiye'nin önüne engeller çıkarmak, masadan uzaklaştırmaya çalışmak, vahim bir hata olacaktır."
Merkel ve Chirac, aslında bütün ittifak görüntülerine rağmen, aynı zamanda içten içe, Türkiye'yi dışlamanın faturasını üstlenememekten kaynaklanan bir sıkıntıyı da birlikte yaşıyorlar. Çünkü Türkiye AB yolunda öylesine 'kararlı' bir duruş sergiliyor ki, bu Almanya ve Fransa'yı çıldırtıyor. Yani, Türkiye'den bekledikleri 'rest' bir türlü gelmediği için çaresiz durumdalar.
Nitekim Başbakan Erdoğan, çok açık bir dille, "Bu süreç, duygusallıkla kararların vereceği bir süreç değildir. Bu süreçte hissi davranamayız, karşımızdaki hissi davransa bile... Biz tam aksine aklı selimle davranmaya mecburuz. Önünde sonunda, er geç aklı selim galip gelecektir. Şunu bilmenizi istiyorum; Türkiye'nin kaybedeceği hiçbir şey yok, kaybederse AB kaybeder" diyor.
Mehmet Ocaktan, Yeni Şafak
06.12.2006 |