Türkiye'nin Avrupa Birliği (AB) yolunda katlandığı muamele diğer aday ülkelere yapılan muameleden çok farklı. Bunu biraz da biz istedik; yola birlikte çıktığımız Yunanistan tam üyelik başvurusunda bulunurken tutuk davranan bizdik çünkü. Avrupalılar 1960'larda başlayan ilişkiyi bütünüyle koparmıyorlar, ama üyelik ihtimalimiz ne zaman ciddileşse bir panik yaşıyorlar.
Angela Merker ile Jacques Chirac yola kocaman bir takoz koymak için dün biraraya geldiler, fakat gerçeği hepimiz biliyoruz: Türkiye'nin üyeliğine yalnız Almanya ve Fransa itiraz etmiyor; bu iki ülke diğer itirazcılardan daha pervasız olduğu için ön planda görünüyor.
Şaşırtıcı olan da bu durum. Almanya, Fransa ve diğer itirazcılar, 'uzun, ince bir yol' olduğu bizce bilinen, kendilerinin de 'ucu açık' olarak tanımladıkları süreci hemen bitirmekte neden son derece aceleci davranıyorlar? Müzakereler sonrasında “Kusura bakmayın” deme hakkı ellerinde. Dahası, politikacıların kendi ellerini kirletmeleri bile gerekmiyor; Türkiye'nin AB üyeliğini referanduma sunma hakları var ve o yolla ön kesmenin kimseye bir mâliyeti de bulunmuyor.
Ama işte görüyoruz, bazı AB ülkeleri beklemeye hiç tahammüllü değiller; kendilerine bıraksanız, iki yıl önce başlamasını kabul ettikleri müzakere sürecine şimdi derhal son verecekler…
Neden?
Hükümet çevreleri, bu soruya, “Yükümlülüklerimizi çok kısa sürede yerine getireceğimizi fark ettiler de ondan” cevabını veriyor. Gerçeklere ters düşmüyor bu yaklaşım; Türkiye beklentilerin ötesinde bir kararlılık ve azim sergiliyor, hazırlıklar takdiri hak ediyor.
Bir başka görüş, AB ve Batı hakkında olumlu hisler taşımayanlara ait. Onlar, daha en baştan, AB'nin bir tuzak olduğu inancını dile getirdiler, şimdi karşımıza çıkan her engeli kendilerinin doğrulanması olarak görüyorlar. AB perspektifinin Batı'nın Türkiye üzerindeki hesaplarıyla irtibatlı olduğuna inanan bu görüşün sahipleri, her yeni gelişmeyi, Kıbrıs'ın elimizden alınması, ülkemizin parçalanması gibi senaryolarla irtibatlıyorlar…
Acaba hangisi doğru bu senaryoların?
Bu soruyu esasında Avrupalıların cevaplandırması gerekiyor. On yıla yakın sürmesi beklenen müzakereler devam etse ve Türkiye'nin üyeliğini istemiyorlarsa, sürecin sonunda kullanabilecekleri mekanizmaları işleterek, kibarca “Sizi almıyoruz” deseler ya? Bunu yapmak yerine, bugünden takoz koyma yoluna başvurmaları insanın aklına türlü çeşitli senaryoları getiriyor. Çekememezlik ile de ilintili olabiliyor bu senaryolar, kuşkucuların 'Sevr korkusu' ile…
Senaryoların hangisi doğru olursa olsun hepsi sonunda aynı kapıya çıkıyor: Türkiye'nin önüne engel koyanlar ayıp ediyorlar… Türkiye önemli bir ülke, önemi dünyanın başına açılan dertlerden sonra daha da büyüyor; Türkiye'ye reva görülen muamele tek kelimeyle ayıp. Ancak, bugün işbaşında bulunan Batılı politikacılar, Türkiye gibi bir ülkeden AB'yi mahrum etmekle kendi toplumlarına ve tarihe karşı da ayıp ediyorlar.
Geniş bir açıdan bakıldığında apaçık görünen şu: Avrupa'da yaşanan en ciddi sorun liderlik sorunudur; dünün nitelikli devlet adamlarının koltuklarında bugün çapı kuşkulu politikacılar oturuyor… Onların çapsızlığı Türkiye'nin önüne takoz koymaya yol açıyor; esas takozu AB'nin önüne koyduklarını da fark edemiyorlar…
Bir gün bu mutlaka anlaşılacak; umarım, fazla gecikmeden anlaşılır.
Fehmi Koru, Yeni Şafak
06.12.2006 |