Türkiye'nin son yıllarda aldığı yolda AB'nin oynadığı rolün önemi ortada. 2000'li yılların başından bu yana ülkenin yaşadığı her tür “sorun, gelişim ve değişim”de AB'ne uyum çabaları belirleyici faktör işlevini yerine getirdi.
AK Parti hükümetinin reformcu politikalarına yol gösteren bir pusula görevini görmekle kalmadı AB meselesi... Aynı zamanda ülkede ilk kez çaplı ve anlamlı bir “sivilleşme”nin itici gücünü oluşturdu. Askerin bir ölçüde kışlasına dönmek zorunda kalması, kışladan her çıkış hamlesinde karşısında geniş bir toplumsal ittifak bulması böyle mümkün oldu. Demokratik ilkelerin yerleşmesi konusunda alınan yol, temel hak ve özgürlükler alanının genişlemesi, AB, daha doğrusu Kopenhag kriterleri adı altındaki dış dinamiklerin iç dinamiklerle birleşmesi sonucu olarak karşımıza çıktı..
Bunları reddetmek, görmezden gelmek mümkün değil...
Ne var ki Türkiye'nin bir çok meselesi gibi AB meselesi de tek boyutlu değildir.
AB denilince sadece değiştirici ve dönüştürücü bir faktörden söz edilmez. Sadece çok kültürlü bir doku, çoğulcu bir siyasi yapı ve liberal ekonomi üçlüsüne dayalı ulusötesi bir bütünleşme modelinden de söz edilmez.
AB aynı zamanda Avrupa tarihinin iç öyküsü olarak karşımıza çıkar. Avrupalı ülkelerin aralarında yaşadıkları kah çatışmalı kah dayanışmacı ilişkilerin ulaştığı bir “tarihsel sonuç”tur bir anlamda...
Türkiye açısından bugün temel mesele bu iç öyküde yerini alıp alamayacağı sorusudur.
Bu sadece Türkiye'nin değil aslında Batı'nın da sorunudur.
Türkiye'nin bu öyküde yerini alması aslında Batı ve Avrupalı tanımına atılacak tarihi bir neşter olacaktır... Hıristiyan Batı-Müslüman Doğu arasındaki ayrımı sona erdirecek, din ve medeniyetler farkı üzerine oturan makro aidiyetlere meydan okuyacak bir neşter...
Projenin zorluğu da buradan kaynaklanmaktadır...
AB'nin Türkiye'yle ilişkileri diğer ülkelerle ilişkilerinden bu yüzden farklıdır...
Belki de biraz da bu yüzden Türkiye adaylık sürecinde kendisine yönelik (Kıbrıs konusunda olduğu gibi) aşırı ve farklı amaca yönelik taleplere bir ölçüde direnen, bu talepleri zaman zaman saldırı olarak niteleyen bir ülke görünümündedir... Aynı şekilde attığı tüm radikal değişim adımlarına ve üyelik müzakerelerini sürdürmesine rağmen Avrupa'nın büyük güçleri tarafından AB'ye istenmeyen tek ülke yine Türkiye'dir...
Şunu görmek gerekir:
AB üyeliği bir ülkenin üyelik müzakereleri sürecinde egemenlik haklarını kısmen ve tedrici olarak AB'ye devretmesini gerektirir.
Ne var ki bu süreç ancak üyelik görüşmelerinin tam üyelikle sonuçlanması halinde anlam kazanır. Dahası bu süreç ancak tam üyelik fikri etrafında gerçekten çalışmaya başlar.
Aksi halde üyelikle bitip bitmeyeceği belli olmayan ucu açık süreçlerde, üstelik bu sürecin aktörü Türkiye ise istikamet belirsiz kalır.
Bugün olduğu gibi...
Görünen odur ki Türkiye, AB'yle ilişkilerinde ilk sahfayı, Kopenhag kriterleri etrafındaki değişim sahfasını önemli ölçüde geride bırakmıştır, daha doğrusu AB-Türkiye ilişkilerinde bu safha merkez olma vasfını kaybetmiştir.
Buna karşılık açılan yeni safha Kıbrıs gibi makro siyasi konular sahfasıdır. Bu safhada sorun değişim, uyum, demokrasi meselesi olmaktan çok, siyasi çıkar ve manevra meselesi olarak karşımıza çıkmaktadır.
İlk safhada ödev Türkiye'nindi ve ana hatlarıyla yerine getirilmiştir...
İkinci sahfada ödev ise AB'nindir...
Ali Bayramoğlu, Yeni Şafak
06.12.2006 |