| |
Merkel'le Chirac'ın dünkü ortak çıkışlarından sonra AB ile hangi noktadayız?
Üç senaryodan söz edilebilir:
Birinci senaryo:
Kısmi askı...
Bunun anlamı, AB Komisyonu'nun 8 faslın askıya alınmasını öngören tavsiye kararının kabul edilmesidir.
Bunun iki sonucu olacak:
Türkiye limanlarını Güney Kıbrıs'a açıncaya kadar, bir yandan bu 8 fasıl müzakereye kapalı tutulacak. Geri kalan 26 fasıl müzakereye açılabilecek, ama liman konusu çözülmedikçe kapatılamayacaktır.
Peki, Güney Kıbrıs yönetimi vetosunu kullanarak, bu geri kalan 26 faslın açılmasını da engelleyebilir mi?
Teorik olarak mümkün bu.
Ama siyaseten kolay değil.
26 faslın açılması, yani müzakerelerin yapılması, ama sonunda kapatılamaması pratikte ne fark eder?
Kimine göre etmez.
Kimine göre eder. Bu görüşte olanlar, fasılların kapatılamamasını Türk kamuoyu ve siyasal motivasyon açısından olumsuz bir durum diye niteliyorlar.
Kapatma olmayınca, müzakerelerde bir ilerleme kaydedilemediği havası, hem Türkiye kamuoyunda AB'nin imajını daha da kötüleştirebilecek, hem de Ankara'da AB'ye dönük kararlılığı zayıflatabilecek, yani moraller olumsuz etkilenecek.
İkinci senaryo:
Takvimli kısmi askı...
Merkel-Chirac önerisinin zirve tarafından kabul edilmesine bu isim de verilebilir. Çünkü, AB Komisyonu'nun bazı fasılları askıya alan önerisine 18 ya da 24 aylık bir süre ekliyor.
Bu sürenin sonunda, Türkiye'nin bir yandan limanlarını açıp açmadığına, öbür yandan yükümlülüklerini ne kadar yerine getirip getirmediğine ilişkin bir rapor hazırlaması isteniyor Komisyon'dan...
Ama bu arada Merkel-Chirac'ın girişimi, zirveye kadar, yani önümüzdeki bir hafta on gün içinde Komisyon'un tavsiye kararını daha da sertleştirici, örneğin fasılların sayısını artırıcı sonuçlar da verebilir.
Neden 18 ay?
Sorulabilir, zaten her yıl Türkiye hakkında AB Komisyonu'nun bir 'ilerleme raporu' çıkmıyor mu diye...
Çıkıyor, o zaman?..
Aslında AB Komisyonu da yapay bulduğu için Merkel-Chirac ikilisinin bu takvim önerisine karşı çıkıyor.
Ancak, Almanya'yla Fransa'nın umurunda değil. Onlar bir yandan Türkiye'nin sabrıyla oynuyorlar. Aynı zamanda Türkiye'deki AB karşıtlarının değirmenine su taşıyorlar.
Dertleri, Türkiye'nin AB yolunu şöyle ya da böyle kesmek, bunun bahanelerini yaratmak...
Bu arada seçimleri bekliyorlar. Hem Türkiye'nin hem Fransa'nın 2007 seçimlerini, hem de Güney Kıbrıs'ın 2008 seçimlerini...
18-24 ay içinde Türkiye'yi kendi gündemlerinden düşürüp AB'nin temel sorunlarına eğilmek de gündemlerinin bir yerinde yazılı olabilir tabii...
Üçüncü senaryo:
Statükonun devamı...
Ya da tren kazası!
Bir ihtimal daha var:
Taraflar kendi aralarında anlaşamayabilirler. Fransa'yla Almanya'ya, İngiltere, İspanya, İsveç karşı çıkabilir. Merkel-Chirac tarafı koşulları daha da ağırlaştırmak isterken, İngiltere ters yönde çalışabilir. Güney Kıbrıs da büyüklerin varabilecekleri uzlaşmayı beğenmeyebilir, gözünü karartıp vetoyu patlatabilir.
Böylece ne mi olur?
Mevcut durum, yani statüko devam eder. Ne mi mevcut durum? Örneğin Güney Kıbrıs, son altı aylık müzakere sürecinde açılmaya hazır 4 faslı açtırmadı. Yani bütün süreci fiilen tıkadı.
Zirveden bir uzlaşma çıkmazsa, Güney Kıbrıs bu kez arkasına Fransa'yı da, Almanya'yı da daha sağlam alarak müzakere sürecini kısmen değil, bir bütün olarak engelleyebilir.
Bu da, adı açıkça konulmasa da, pratikte tren kazası anlamına gelmez mi?..
Gelir ama böyle bir gelişmeye ihtimal verenler çoğunlukta sayılmaz.
Önümüzdeki bir hafta on günü anlaşılan bu senaryoların çerçevesi içinde geçireceğiz.
Hep söylediğimizi bir kez daha tekrarlamakta yarar var:
AB kötü oynuyor!
Özellikle Fransa'yla Almanya.
Merkel'le Chirac böyle giderlerse, tarihe çapsız ve vizyon fukarası siyasetçiler olarak geçecekler.
Küresel değil yerel düşünebilen, Avrupa'yı kendi dar ufuklarına hapsedip, içe dönük bir 'Hıristiyan Kulübü' yapmak isteyen taşralı politikacılar olarak da geçebilirler tarihe...
Hatta böyle giderlerse, kültürel ırkçı sıfatını bile hak edebilirler.
Bir ihtimal de budur.
Hasan Cemal, Milliyet
06.12.2006 |