AB dansı: Ölümü görüp sıtmaya razı olmak

 

Artık olmaz sandığım, unutmaya başladığım Avrupa Birliği diplomatik dansı yeniden başladı. Önce AB Komisyonu pozisyonunu açıkladı. Sekiz başlıkta müzakere dondurulmalı, Güney Kıbrıs'a Gümrük Birliği tam uygulanana kadar da bu başlıklar açılmamalıydı ama geri kalan başlıklarda müzakere sürebilirdi. Türkiye buna sinirlendi.
Tam Türkiye bu 'ceza'ya tepkisi için hazırlık yaparken Almanya ortaya çıktı, 'ceza'yı ağırlaştırmaya soyundu. Almanya'ya göre sekiz başlıkta müzakere dondurulmalı ama Türkiye'ye 18 ay süre verilmeliydi. Bu 18 ayın sonunda Türkiye Kıbrıs'a Gümrük Birliği'ni tam uygulasa bile AB'nin en yüksek karar organı olan Konsey, Türkiye'nin üyeliğini baştan sona bir kez daha değerlendirmeliydi.
Almanya'nın bu önerilerine Fransa da katılınca, Komisyon'un ilk önerisi bize 'ödül' gibi gözükmeye başladı. Bütün enerji Alman-Fransız cephesinin yapmak istediklerini başaramamasına harcanmaya başlandı ve bu arada Komisyon'un ilk önerisi de sanki hüsnü kabul görecekmiş gibi bir durum oluştu.
Dün Almanya, Fransa ve Polonya bir nevi 'mini zirve' yaptılar. Toplantı sonrası Alman Başbakanı Merkel'in sözleri az önce yazdığım paragraftan küçük bazı farklar taşıyordu. Acaba Merkel, 18 (belki 24) ay sonra Türkiye'nin üyelik perspektifinin tamamen gözden geçirilmesini önermekten vaz mı geçmişti? Tam belli değil ama vazgeçse ne olur, Türkiye'ye Ankara Antlaşması'na Ek Protokolü hayata geçirmesi için süre verilmesi başlı başına bir kötülük değil mi?
Tabii Almanya-Fransa kötü polisi oynarken iyi polisler de eksik değil. Mesela genişlemeden sorumlu komiser Ollie Rehn, Alman önerisinin 'yanlış' olduğunu söyledi. Aynı şekilde İsveç Dışişleri Bakanı Karl Bildt de AB'nin hata yapmamasını istedi. İngiltere ve İspanya'dan ciddi eleştiriler geldi. Amerika yeniden devreye girdi, Türkiye kararının daha ağırlaşmaması için özellikle Almanya nezdinde telkinlerde bulunuyor vs.
* * *
Bu pazarlık tarzı ve diplomasinin yürütülüş biçimi AB içinde neredeyse bir kültüre dönüşmüş durumda ve açıkçası AB'nin bu kültürle bugün bulunduğu noktaya gelmiş olabilmesi bile bir mucize.
Türkiye'nin üyeliğini bir kenara bırakın, AB içindeki en ufak meseleler de en büyük meseleler de 'Aldım verdim, ben seni yendim' tarzı bir oyunla ele alınıyor ve geçen gün yazdım, AB 'oyun teorisi'ne yeni bir bölüm ekliyor: Kaybet-kaybet.
Açıkçası bu oyun tarzı çok ama çok sıkıcı, çok ama çok heyecansız. AB bir gün batacaksa veya ileri gidemez hale gelecekse tam da karar alma sürecindeki bu diplomatik tarz yüzünden batacak veya ilerleyemez hale gelecek.
Nitekim şu an AB karar alamaz durumda zaten.
Bir küçük üye taa en başından itibaren AB'nin karar alma süreçlerini tıkayabiliyor, ilgili ilgisiz pek çok konudaki al-ver dengeleri, AB'yi ağaçlara bakmaktan ormanı göremez hale getiriyor.
Kâğıt üstünde AB ülkeleri ve Türkiye aslında bir sağırlar diyaloğu yürütüyorlar. Her iki taraf da kendi baktığı açıdan 'haklı.' Pazarlıkta konu bu şekilde ortaya konunca ortaya 'kazan-kazan' dengesinin çıkması imkânsız, sonuç ne olursa olsun iki taraf da kaybettiğine inanacak.
İşte bu 'kayıp' duygusunu dengelemek için bulunan yöntem de, ölümü gösterip sıtmaya razı etmek.
Hiç adil değil. Hiç iyi değil.

 

İsmet Berkan, Radikal
06.12.2006