'İmtiyazlı ortaklık AB'nin askeri olmaktır'

 

GALATASARAY ÜNİVERSİTESİ ÖĞRETİM ÜYESİ PROF. AHMET İNSEL:
İmtiyazlı ortaklığın içini doldurmaya çalışıyorlar

Türkiye'nin AB'ye 'imtiyazlı ortak' olmasını savunanların bu önerinin içini doldurmaya çalıştığını belirten Prof. İnsel, formulün ana hatlarını şöyle anlatıyor: "Sermaye hareketlerinin serbest bırakılması. Ama kişilerin serbest dolaşımının engellenmesi. Tabii savunmadan vazgeçmiyorlar!"

DERYA SAZAK: AB zirvesinde Türkiye ile müzakerelerin 8 başlıkta askıya alınması kararlaştırıldı. Hükümet, Kıbrıs'a ilişkin liman atağıyla sürecin tümüyle kesintiye uğramasının önlendiği gibi bir iyimserlik içinde. Çalışmalarınızı bir süredir Paris'te sürdürüyorsunuz. Fransa'da ve Türkiye'de gelecek yıl seçimler var. AB serüveninde neredeyiz?
AHMET İNSEL: Türkiye konusu Avrupa'yı derinden bölüyor. Sağ istiyor, sol istemiyor veya sol istiyor sağ istemiyor demek mümkün değil. Klasik bir kamplaşma olmaktan çıktı Türkiye'nin üyeliği. Avrupa kamuoylarında ciddi bir sorgulama dönemine girileceği görülüyor.
Müzakere mekanizması geçmişte aday ülkeler açısından bir konsensüs oluştuğu anlamına gelirdi. Müktesebatın açılmasından sonra adayların da verdikleri sözleri tutacakları üzerine bir inanç var.
10 ülkeyle ilgili son genişlemede örneğin Polonya ile sorunlar çıktı. Romanya ve Bulgaristan'ı birkaç hafta sonra üye alacaklar ama yolsuzluklar ve adaletin işlemesi konusunda ciddi sıkıntı var. Kıbrıs'taki bölünmüşlük de kriz yaratıyor.
Şimdi deniyor ki, müzakere süresinde müktesebatın sadece uygulanmaya başlaması değil, sonuçlarının alınması da önemli. Uygulamayı da görelim. Tabii ikisi arasında ciddi bir zaman farkı ortaya çıkacak.

'Sorun irade olup olmadığı'
Bu şartlarda Türkiye tam üye olabilecek mi?
Üyelik bir siyasi irade sorunu. Müzakereler gecikir, zor ilerler ama sonuçta yerine getirilmeyecek şeyler değil. Esas sorun taraflar arasında bunun gerçekleşmesi iradesi var mı, yok mu? Yani Türkiye'nin üyeliğini AB'de kamuoyu çoğunluğu isteyecek mi? Almanya, Fransa, İngiltere gibi AB'nin güçlü motorları isteyecekler mi? Türkiye açısından da şöyle bir sorun var:
Müzakerelerin sonunda üyeliğin gene de tartışmalı olduğu, sürecin 'açık uçlu' olması AB'ye olan güveni ve inandırıcılığı zayıflatıyor. Kamuoyu desteği azalıyor. Çünkü müzakerelerin getirdiği toplumsal değişimin bir bedeli var. Getirisinin ne olacağı konusunda toplumda haklı olarak bir soru işareti oluşuyor.

Chirac ve Merkel AB zirvesi toplanmadan Kıbrıs'ın yanı sıra müzakerelerin 2009 Avrupa Parlamentosu (AP) seçimlerine dek 18 ay süreyle dondurulmasını ve o tarihte üye ülkelerin yeni bir karar vermesi önerisini ortaya attılar. Merkel'in kafasında 'imtiyazlı ortaklık' olduğu biliniyor. Fransa'da da Türkiye karşıtı bir hava esiyor. Neden?
Fransız sağının Türkiye karşıtlığı yeni değil. 1999'da adaylık gündeme geldiğinden bu yana Türkiye'nin üyeliğine karşılar. Son dönemde bu tutumlarını sertleştirdiler bunda 11 Eylül sonrası Avrupa'daki 'İslam fobisi'nin artmasının da kısmen etkisi oldu. 2004'teki AP seçimlerinden itibaren Chirac'ın partisi de tutum değiştirmeye başladı. Türkiye'nin adaylığına karşı olduklarını beyan ettiler. Sarkozy kendi adaylığını bunun üzerine inşa etti. Çünkü bu hem çok fazla bedeli olmayan, aynı zamanda da getiri şansı yüksek olan bir politika.
Avrupa konusundaki memnuniyetsizliği bir dış faktöre yükleyerek ifade etme kolaylığı sağlayan bir argüman, çok popülist ama Fransız sağının işine geliyor. Hatta AB Anayasası'nın reddedilmesinin Sarkozy açısından en kolay dayanağı Türkiye'nin üyeliğinin bir potansiyel olarak var olması oldu.
Fransız halkını, 'Türkiye'nin bile üye olacağı bir AB'yi istemeyiz ' noktasında getirdiler. Sarkozy bu manipülasyonu çok rahat yaptı. Sarkozy'nin bir bildirisini okudum iki gün önce, Mayıs 2007'de yapılacak olan cumhurbaşkanlığı seçimlerinde ana politika unsurlarından biri yine Türkiye olacak.

Formülün içi boştu
Türkiye'nin AB üyeliğinin engellenmesini Fransa'da seçim kampanyasına dönüştürüyor.
Evet. "Genişlemeye de Türkiye'ye de hayır. Hızla 'ayrıcalıklı ortaklık' formülünün içini dolduralım" diyor. Hırvatistan'ı da alacaklar. Türkiye ve Ukrayna için ayrıcalıklı ortaklığı savunuyorlar.

Ayrıcalıklı ortaklığın altyapısını hazırlamaya başlıyorlar.
Evet. Hıristiyan Demokratlara yakın Robert Schuman Vakfı var. Onların teklifi de 'ayrıcalıklı ortaklık.' Bir kitapçık yayımladılar. Orada sistemleştirmeye, içini doldurmaya çalışıyorlar bu önerinin.
Çünkü Türkiye'ye tam üyelik perspektifi verilirken AP'de 'ayrıcalıklı ortaklık' düşüncesi de ortaya atılmıştı. Ancak içi boştu, 'ne kuş ne deve' misali siyasi anlamda operasyonel olma şansı yoktu. Şimdi Türkiye örneğinden hareketle AB'nin içine alınmadan imtiyazlı ortaklık formülü üretmeye çalışıyorlar.

Piyasa, sermaye, asker...
Geliştirilen formül nedir?
Gümrük Birliği'nin devam etmesi, hatta kısıtlı olduğu alanlara da açılarak mamul gıda maddelerinin dahil edilmesi, sermaye hareketlerinin serbest bırakılması. Ama kişilerin serbest dolaşımının engellenmesi. Ya da sınır ülkelerle örneğin Yunanistan ve Bulgaristan'la sınır ticaretini sağlayabilecek mobiliteye izin vermek şeklinde yapılması.
Siyasi birlik olmaksızın daha çok ticari anlaşmalar çerçevesinde oluşturulacak ortaklık. Tabii savunmadan vazgeçmiyorlar! Avrupa'nın Türkiye'ye jeostratejik olarak ihtiyacı vardır noktasından hareket ederek Türkiye'yi, oluşabilecek Avrupa savunma işbirlikleri içinde neredeyse tam üye konumunda algılıyor. Bu ne demektir?
Serbest ticaret, sermaye dolaşımı ve güvenlikte işbirliği: Piyasa, sermaye, asker.

Ortak Pazar zamanındaki 1960'ların ünlü sloganına geri mi önüyoruz? Onlar ortak biz pazar...
Serbest ticaret ve savunma ağırlıklı ortaklık olacaksa, 'Onlar karar verici biz asker' gibi bir şey çıkar ortaya.

NATO'dan Avrupa ordusuna, Türk Mehmet nöbete!
Biraz öyle.

Royal topu taca attı
Ne zaman gündeme gelir 'ayrıcalıklı ortaklık?'
Merkel ve Sarkozy 2004 başında Türkiye'nin üyeliğine karşı çıkmak ve ayrıcalıklı ortaklık konusunda AB'yi ikna etmek için işbirliğine başladılar.
Avrupa Anayasası'nın şimdilik gündemden düşmesinden sonra Sarkozy ve Merkel'in hedefi, eğer Fransa'da 2007 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Sarkozy seçilirse Avrupa Anayasası önerisinin tadil edilmiş biçimini 2009'da yeniden gündeme getirmektir.

Fransız sosyalistleri ne istiyor? Sarkozy'nin rakibi Royal örneğin...
Fransa'da şu anda Türkiye'nin üyeliğine karşı ciddi bir kamuoyu baskısı var. Solun cumhurbaşkanı adayı Segelone Royal'in bulduğu formül, 'Zamanı gelince referandumla halk karar verecektir, ona uyarım' demek oldu. Bir anlamda topu taca atmış oldu ama 'ayrıcalıklı ortaklık gerekli' demedi. Zamana bıraktı.

Düşündürücü olan CHP

Türkiye konusu AB'yi 'derinden' bölüyor dediniz. AKP, iktidara geldikten sonra AB projesinin tek taşıyıcısı haline geldi. 2004'deki oylamada AP'de Türkiye ile müzakerelerin başlamasına 'evet' diyenler ise Sosyalist Grup ve Yeşiller'di.
Bu grubun CHP ile ittifak yapması gerekirken, Avrupa solu AKP'ye yakın duruyor. Zapatero - Erdoğan yakınlığı, Tony Blair'in destek için Ankara'ya gelişi...
Paradoksal bir durum.
AKP'nin zorluğu ise Türkiye'deki milliyetçi yükseliş karşısında AB'nin Kıbrıs'a yönelik dayatmaları nedeniyle çözüm üretememek... 2007 AB müzakerelerinin sürdürülebilmesi açısından güç bir yıl olacak.
Bir heves kırılması var: Gelecekte iki türlü tavır mümkün: Birincisi küsme, kırılma duygusudur.
İkincisi de içerdeki milliyetçi tepkinin bir Avrupa öfkesi haline dönüşmesidir. En vahimi de AB tepkisiyle Türkiye'de yapılan reformların bir taviz olarak görülmesidir. TCK 301'deki tavır gibi. Düşündürücü olan Meclis'te temsil edilen sol partinin - CHP'ye artık sol parti dememiz zor - demokratikleşme hamlelerine sahip çıkmamasıdır.
İnanılmaz bir paranoya içinde AKP'nin veya İslamcıların bu değişimlerden bir rejim değişikliği amacıyla yararlanacakları endişesiyle karşı çıkıyorlar.

AB'ye doğru giderken İslama kayma söz konusu olabilir mi?
Böyle bir tehlike gerçekten varsa bizim esas olarak İslami etkinin fikri ve toplumsal kuramdaki egemenliğine karşı mücadeleleri sürdürmemiz gerekir.
Yasaklama planında değil. O zaman gerçekten çok ciddi bir ideolojik kampanya açmamız gerekir ve mücadeleyi orada yapmamız gerekir. Ancak toplumun bir kesimindeki dini pratiklerin artmasıyla İslam devleti kurulması emeli arasında çok ciddi bir fark var. Bu farkı görmemiz lazım.
Eğer toplumda dini pratikler daha fazla görünür hale geliyorlarsa bunların siyasi alanda bir araç olarak kullanılmasını engelleyecek yine demokratikleşme yöntemleridir.Demokratikleşme sadece yasakların kalkması değil şeffaflık kurallarının denge kurallarının daha fazla gündeme gelmesidir. Toplumdan bu kadar korkarak bir değişim yapamazsınız.

CHP'nin ne yapması gerekiyor?
Türkiye'de sosyal demokrat olduğunu iddia eden çevrenin ve CHP'nin, AKP'yi AB perspektifi olsun veya olmasın bütün bu demokratikleşme hamlelerinde ve Kıbrıs'ta çözüm arayışında daha fazla zorlaması gerekiyor. Doğal olan budur.
Eğer sosyal demokrat, sosyalist diyorsak bu çevrenin 'Kıbrıs'ı Ecevit aldı Erdoğan veriyor' gibi bir söylemde yerine karşı tarafı çözüme zorlamıyorsunuz yeteri kadar hamle yapmıyorsunuz diye bastırması lazım.

CHP'nin tavrı eleştiri konusu

Solculuk ulusalcılığa kaydı.
Burada solculuk yok aslında, kendini solda hisseden kesim aslında solculuğu bir yabancıya karşı direniş olarak görüyor. Kıbrıs'ın Türkiye'nin bağımsızlığıyla ilgisi yok. 1974 müdahalesini Ecevit adadaki darbenin Kıbrıs Cumhuriyeti'ni lağvetme tehlikesi üzerine Kıbrıs Türklerinin haklarını korumak üzere yaptı. Garantörlük anlaşmaları Türkiye'ye bu hakkı tanıyordu. Biz Kıbrıs'ı almadık!
AB sürecinde tıkanma noktalarında çözüm aramak CHP'ye düşer. CHP, Sosyalist Enternasyonal'e gidiyor ama oradaki parti yetkilileriyle konuştuğunuzda şunu söylüyorlar:
"CHP temsilcileri devletin resmi söyleminin dışında düşünce belirtmeyen, kendilerini devlet temsilcisi olarak gören kişiler. Nitekim çoğu da emekli büyükelçidir. 'Ve biz CHP temsilcileriyle değil devlet temsilcileriyle görüşmekten yıldık, bıktık ve bir diyalogumuz kalmadı! Devlet bülteni okur gibi konuşuyorlar." Türkiye solunun veya CHP etrafında oluşan tuhaflığın bir uzantısı Avrupa sosyalistlerinin AKP üzerinden daha iyi ilişki kurabilmesi. Hükümet olarak bu doğal görülebilir ama Erdoğan'ın Avrupa'da diyaloğunun en iyi olduğu parti liderlerinin sol kanatta yer alıyor olması çok düşündürücü.

'Ortaklık'ta siyasi kriter yok

İngiltere, jeostaratejik konumu nedeniyle Türkiye'yi kaybetmenin AB için tarihi bir yanılgı olacağını savunuyor.
Türkiye'yi Avrupa çıpasında tutalım diyenlerin iki temel görüşü var. İlki Türkiye'nin istikrarı. İkincisi jeostratejik önemi. Ortadoğu'daki çatışmalar Avrupa'yı yakından ilgilendiriyor. Türkiye'nin askerini kullanıp Avrupa Müdahale Gücü'nde Türkiye'nin yer almasını sağlamak istiyorlar. Eğer AB süreci imtiyazlı ortaklık gibi farklı bir raya girerse güvenlik meselesi ve ortak savunma anlaşmaları geçerli olacaktır. Beni en çok endişelendiren konu budur.
Türkiye'de bir müddet sonra yılgınlığın oluşması ve gözü kapalı biçimde AB'yi destekleyen veyahut bu istikrarın bozulmasından endişe eden kesimlerin 'eksik olsun ama gene de olsun' anlayışı içinde imtiyazlığı ortaklığı kabul edip, '20 sene sonra yeniden kapıyı çalarız 'falan diyerek bunu resmileştirmeleri.
Ayrıcalı ortaklık önerileri içinde 'siyasi kriterler' yok çünkü üye olmayacağınız bir yere artık siyasi kriter uygulaması getiremezler. Serbest piyasa, serbest sermaye , asker üçlüsü.

Demokrasi olmasa da sorun olmayacak!
Ayrıcalıklı ortaklık önerisini getirenler diyecekler ki demokrasi Avrupa Konseyi'nin işi. Türkiye'deki demokrasi sorunun Avrupa Konseyi halletsin.

Türkiye ile Rusya çok yakınlaştı

2007 senaryolarında özellikle İngiliz medyasında çok fazla Türkiye'nin Kuzey Irak'a müdahalesinden söz edilmeye başlandı. Irak'ta iç savaş koşulları yaşanıyor olması ve Kerkük referandumu bu olasılığı güçlendiriyor.
Avrupa kamuoyu Kuzey Irak'a asker göndermeye sıcak bakmaz. Öyle algılamasak bile Türklerin, Kuzey Irak'taki Kürtlerle çatışması olarak sunulacak ve öyle algılanacaktır. ABD'den de destek gelmez. PKK konusundaki durumları ortada. Kuzey Irak'ta Kürtler üzerinde bir şekilde 'manda yönetimi' gibi bir politika uyguluyorlar. Dolayısıyla Kuzey Irak'ta müdahalenin siyasi dış koşullarının pek olduğu kanısında değilim.
Bunu anlayışla karşılayacak olan, yakın çevremizdeki büyük güç Rusya'dır. Bu da Türkiye'yi çok parlak olmayan bir yakınlaşmaya doğru iter. Rusya Devlet Başkanı Putin iki hafta önce Türkiye'nin Kuzey Irak'taki bir bağımsız Kürt devleti kurulmasından rahatsız olmasını gayet anlayışla karşıladığını ifade etti.
Kıbrıs konusunda yapılan Türkiye'nin açılımlarının önemli olduğunu belirtti. AB'den uzaklaşma ve soğuk karşı tavır konusunda Rusya ile Türkiye'nin, AKP demeyelim ama Türkiye'nin daha klasik devlet politikasının çok yakınlaştığını söyleyebiliriz.

Demokrasiyi zedeler
İmtiyazlı ortaklığı kabul etmenin demokratik anlamda risk taşıdığını söyleyen Prof. İnsel, şunları kaydetti: "Elbette, şu anlama geliyor: Sizinle iktisadi işbirliğine hazırız ama bunun yapılacağı koşulları bilmek istemiyoruz. İsterseniz bunu tamamen kayıt dışıyla yapın, sendikaları yasaklayın, ne yaparsanız yapın biz mala bakarız. İnsanların serbest dolaşımı yok, sermayenin serbest dolaşımı olsun bu da mesele değil. Üçüncüsü de eğer demokrasi diyorsanız siyaseti biz esas olarak güvenlik düzeyinden sizinle görüşmek istiyoruz."

Derya Sazak - Ahmet İnsel ile söyleşi, Milliyet
18.12.2006