Bir süre önce TESEV yayınlarından “Çağdaşlık Hurafe Kaldırmaz” başlıklı bir araştırma kitabı yayınlandı. Kitabın isim babası Etyen Mahçupyan'dı. Araştırmayı ise ben yapmıştım. İki yıl süren bu saha araştırmasında değişim ile zihniyet arasındaki ilişkiler ele alınmıştı.
Araştırmanın toplumsal değişime ilişkin bulguları, Yeni Şafak Gazetesi'nde dizi olarak yayınlandı.
Değişmezler ya da değişmeyenler üzerine olan bulgular ise, İstanbul'da yapılan Ermeni sorunu sempozyumunda yaptığım bir konuşma dışında, pek dile gelmedi.
Şimdi zaman uygun...
Zira bu değişmezlerin Ermeni olma metaforu, Türklerin azınlıkları algılaması, hepsinden önemlisi milliyetçilik tartışmalarıyla yakından ilgisi var...
O araştırmanın ilgili bölümünü şöyle kaleme almışız:
“Değişmezlere bakıldığında, dinsel–etnik 'öteki' olarak Musevilik, İslami-muhafazakâr kimliğin yapıştırıcısı işlevini sürdürüyor. Hatta bu 'anti-semit' boyutlara varan bir düzenlilikle karşımıza çıkıyor. Bu durum, aktörlerin zihni yapısında milli–dini aşkın değerlerin hükümranlığını sürdürdüğünü gösteren verilerden birisidir. Nitekim Musevi tanımlanırken devreye giren ve öteki kimliğini tekil özne kılan (örneğin Musevilik ve Museviler arasında ayrım yapmayan) topyekün bakış, bir anlamda muhafazakâr aktörün kendi kimliğine topyekün bakışının bir yansımasıdır...”
Araştırmanın güncel tartışmaların merkezine oturan bulguları ise şöyle:
“Ermeni meselesi de zihniyete ilişkin değişmezler açısından bir kaldıraç işlevi görmekte, üç katmanlı bir yapıyla karşımıza çıkmaktadır.
Bunlardan birincisi Ermeni soykırımı iddialarının Türk kimliği, tarihsel bellek, yaşanmış acılar, milli asalet gibi unsurlara gönderme yapılarak reddedilmesidir. Soykırım ile geçmişleri ve ataları arasında bağlantı kurulmasını kimliklerine yönelik bir tahkir olarak algılayan denekler benzer görüşleri dile getirmektedirler.
İkinci katman, soykırım tanınmasına yönelik taleplerin 'mazlum ve mağdur olma duygusu'nu besleyerek bir 'tersten ötekileşme süreci'ne dönüştürmesi ve bu çerçevede kimlik-milliyetçilik ilişkisini harekete geçirmesidir:
Üçüncü katman ise tek tek sevilen ve benimsenen Türkiyeli Ermenilere topluluk olarak kuşkucu ve dışlayıcı bir şekilde yaklaşılmasıdır. Bu durum zihniyet açısından millet–insan özdeşliğinin ya da verili belleğin öteki ve ötekileştirmeyle ilgili yansımaları olarak karşımıza çıkar.
Araştırma sırasında görüşülen kişilerin Ermenilerle ilgili farklı şu görüşleri arka arkaya sıralamasının bir anlamı olacaktır, kuşkusuz:
“Soya çekme diye bir şey vardır, belli olmaz, yani bir yerde bir şey söylerken görürsem bunları. Samimiler mi diye dikkat ederim...” (Konyalı üniversite öğrencisi)
“Ermeni asker, hakim hiç olmaz. Olur mu öyle şey, gayrimüslim onlar…” (İstanbullu işçi)
“Bizim ordumuzda, hâkimlerimizde, savcılarımızda hiç gayrimüslim olmaması normal, çünkü her devlet kendisine yakın olanları içine almak ister. Arkadan vurulmak istemez…” (Ankaralı devlet memuru)
“Bize çocukken diyorlardı ki Hıristiyan çocuklarını alıp sahte imam diye yetiştiriyorlar deniyordu. Olduğuna inanırdım da bir Ermeni'nin Diyanet İşleri Başkanlığı'na geleceğini düşünmemiştim. Bunu kabul etmem mümkün değil, bir Müslüman olarak. Onu oraya getirenler utansın. Ne de olsa...” (üst düzey bürokrat)
Milliyetçilik duyguları etnik temelli milliyetçi bir ideolojiye doğru ilerliyorsa, bu sadece konjonktürel nedenlerden kaynaklanmıyor, ortada ciddi yapısal sebepler de var...
Hiç kimse bu yapısal nedenleri milletin değerleri olarak savunma hakkına sahip değil...
Ve yine hiç kimse bu ayrımcı, dışlayıcı, etnik temelli zihniyet hastalığını görmezden gelme lüksüne sahip değildir...
Ali Bayramoğlu, Yeni Şafak
08 .02. 2007 |