Hrant Dink'in öldürülmesinden birkaç gün sonra Mustafa Karaalioğlu'nun ele geçirdiği bir CD'deki görüntüleri izlediğimde irkilmiş, ürpermiştim. Bir grup insan, orta yaşlı bir adamın yönetiminde bir masa etrafında toplanmış, silah üzerine el koymuş, Türkoğlu Türk olduklarına, soylarında dönmelik bulunmadığına, Türklük uğruna ölmeye, öldürmeye yemin ediyorlardı.
Yemin ettiren Kuvayı Milliye Derneği'nin başkanı emekli albay Fikri Karadağ'dı, diğerleri derneği katılmak üzere oradaydılar.
Bir süre sonra bu görüntüler TV NET ve Yeni Şafak başta olmak üzere televizyon ve gazetelerde yer aldı…
Daha sonra bu emekli albayın Vatansever Kuvvetler Güç Birliği'nin eski üyesi olduğu ortaya çıktı. VKGB Danıştay saldırganı Alparslan Aslan'ın ilişkide olduğu dernekti. Çeşitli bağlantılar, çeşitli resimler Muzaffer Tekin, Kemal Kerinçsiz, Veli Küçük, Fikri Karadağ gibi isimlerin aynı çevrelerde dolaştıklarını gösteriyor…
Sadece bu görüntüler, bu bağlantılar bile başlı başına bir adli soruşturma nedeni… Trabzon'da kimi ilişkiler, örneğin Veli Küçük'ün güvenlik şirketinin neden bu kentte kurulduğu dev bir soru işareti…
Haydar Baş'ın kurduğu Bağımsız Türkiye Partisi'nin yöneticilerinden olan, Akın Birdal suikasti'ndeki azmettirici Semih Tufan Gülaltay'ın ünlü ve muhtemelen güdümlü dergisi Yeni Hayat'ta başyazılar yazan Trabzon'un etkili emekli albayı Hüseyin Mümtaz Beyazıtoğlu'nun ilişkileri de öyle…
“Sisteme isyankar tarikat dili”nden “sistemin özünü temsil eden siyaset dili”ne uzanan öyküsüyle BTP hadisesi, yani Haydar Baş, devlet ve Trabzon ilişkileri ise başlı başına araştırılması, üzerinde hassasiyetle durulması gereken bir dosya…
Dink cinayeti gibi hadiselerin perde arkasına ulaşmak ya da diğer karanlık ve tehlikeli ilişkileri ortaya çıkarmak sadece bir katil ve iki azmettiricinin sorgulanmasıyla gerçekleşmez…
Aslında yol haritası bellidir…
Bu işin elbet bir yönü…
Diğer yönde ulusalcılık, milliyetçilik ya da bizim kullanmayı tercih ettiğimiz ifadeyle “yenilenen milliyetçi ideoloji” var. Eldeki verilere bakınca Türkiye'de milliyetçi ideolojinin yeni bir siyasi istikamet kazandığı açıktır.
Ve bu konudaki sıcak tartışma kimilerinin sandığı gibi milliyetçiliğin ne olup olmadığına, Türk milliyetçiliğinin kökenlerine ilişkin teorik bir çerçeveyle oturmaz…
Tartışma her yönüyle siyasidir, daha doğrusu siyasi güç dengeleriyle ve konjonktürle ilgilidir. Zira milliyetçi ya da ulusalcı ideolojinin kazandığı ivme tepkisel ve güdümlüdür.
Tepkisellik, Kürt sorunu, AB meselesi ve Ermeni soykırımı tartışması etrafında ortaya çıkan, “milli egemenlik fikri”ne endeksli “milliyetçi damar kabarması”yla yakından ilgilidir.
Bu kabarma milliyetçiliği besleyen, Kürt sorunu, Ermeni sorunu ya da soykırımı gibi “somut meselelerin” taşıdığı “etnik renk”ten ötürü, “Kürt-Türk”, “Türk-içerideki etnik öteki” ayrışması üzerine oturan bir “arilik fikri”ni beslemektedir…
Güdümlülük ise bu zemin üzerindeki cılk yaralara dadanan siyasi virüslerden oluşuyor. Tanımı ve tedavisi müşkül bu virüslerin sonuçları ortada… Açıkçası siyasi parti, parti kolları ya da sivil toplum örgütü görüntüsünde bir dizi kuruluşun hem siyasi hem toplumsal para militer bir seferberliğe yöneltildiği bir gelişmeden söz ediyoruz...
Bu noktada asıl soru, bu yönlendirme ve seferberliğin mimarlarının kim olduğudur. Ülkenin siyasi bagajı, eldeki kimi veri ve deliller dikkate alınırsa, bu sorunun yanıtı zihinleri, resmi merkezleri doğru yönlendirmektedir…
Ancak bu karanlık yapının etkinliği, onu besleyen şeyin “toplumsal yara” ve “tepkisellik” olduğu gerçeğini unutturmamalıdır…
Üzerinde düşünmemiz gereken asli konu budur…
Ali Bayramoğlu, Yeni Şafak
16 .02. 2007 |