Salman Rushdie ile edebiyattan siyasete - 1

 

İfade kısıtlanırsa insanlık yara alır
'Şeytan Ayetleri' kitabı nedeniyle Humeyni tarafından hakkında ölüm fetvası verilen Bombay doğumlu, Müslüman kökenli ünlü romancı Salman Rushdie, iki saat süreyle sorularımı yanıtladı. Küreselleşme, milliyetçilik, Doğu-Batı, İslam, terör, özgürlük ve edebiyatla ilgili fikirlerini anlatan Rushdie, "Din de, devlet de ifademizi kısıtladığı an insanlığımızı öldürmeye başlıyor" dedi

Dünyaca ünlü birçok yazar gibi Salman Rushdie'nin de yayın piyasasındaki temsilcisi olan Wylie Ajansı'na iletmiştim talebimi. Yanıt şipşak geldi: "Rushdie sizinle görüşmeyi kabul etti. Ama siyaset değil, edebiyat konuşmak kaydıyla..."
"Tamam" dedim, dediğime pek inanmayarak.
Siyasi romanı ısrarla savunan, kitapları birer küreselleşme kılavuzunu andıran, "Şeytan Ayetleri"ni yazdığı için hakkında ölüm fetvası verilen, 1990'ları bu fetvadan kaçarak geçiren, Temmuz 2005'te Londra'daki terör saldırılarının ardından "İslamda reform" çağrısı yapan, Bush ve Blair'i her fırsatta yerin dibine batıran, Türkiye'de siyasi İslamın etkisinden yakınan bir yazarla "gayri siyasi" sohbet nasıl olacaktı?
Olmadı...

Ayrıntılı yanıtlar
Rushdie'nin, "İstanbullu bir kadın ile Bombaylı bir adam, Manhattan'ın ortasında, blucinler içinde buluşup İngilizce konuşuyoruz. Bu nasıl da doğal geliyor bize" diye çerçevelediği söyleşimiz, edebiyattan küreselleşme, kimlik ve özgürlük konularına aktı. Siyaset sormasam da zaten her şey siyasiydi.
Wylie Ajansı'nın patronu Andrew Wylie'nin kitap dolu odasında, Rushdie'yle kahve içip iki saat konuştuk. Sorulara, ayrıntı düşkünü yanıtlar verdi. Sık sık kahkahayla güldü. Yüzünün karikatürcülere fazla yaratıcılık imkânı bırakmayan ilginç geometrisine, "Nihayet bahar!" dedirtircesine içeri süzülen akşam aydınlığı vurmuştu.
Rushdie'nin İngilizcesi 2005'te yayımlanan son romanı "Soytarı Şalimar," bizdeki kitapçı raflarında yerini aldıktan hemen sonra buluştuğumuzdan, bu kitapla girdik söze...

Keşmir'in 1947'lileri
"Soytarı Şalimar"ı 11 Eylül sonrasında yazdınız ve başkarakter bir terörist...
Evet. Ama kitabın tohumu kafamda 20 yıl önce çimlenmeye başladı. 1987'de, Hindistan'ın bağımsızlığının 40'ıncı yılında, Britanya televizyonu benden ülkenin durumuna ilişkin bir belgesel istedi. Politikacılarla söyleşi yapmaktansa, gidip o yıl 40 yaşına basan insanlarla konuşmak, hayatlarının nasıl geçtiğini dinlemek istedim...

"Gece Yarısı Çocukları" romanında, bağımsızlığın ilan edildiği gece doğan 1001 çocuk gibi...
40'ındaki gece yarısı çocuklarının filmini yapmaktı niyetim. Keşmir'in 1947'lilerini, "Soytarı Şalimar"da bahsettiğim gezici tiyatrocular arasında buldum. İsyanın başlamasına daha 1.5 yıl vardı, ama durum gergindi. Keşmirliler benimle gayet açık konuştularsa da kamera karşısında bunu yapmadılar. Filmde kullanamadık. Gerçek hikâyeleri kafama kazındı. O sırada, bir adamın katiliyle kızı arasındaki ilişkiyi anlatan bir romana çalışırken tıkandım. O romanı bırakıp ABD'de geçen "Öfke"yi yazdım.
"Öfke", talihin cilvesiyle 11 Eylül 2001'de piyasaya çıkınca, yarım kalan romana döndüm. "Ya katil, Keşmir'de tanıdığım kumpanya oyuncularından biriyse..." dedim ve kitap kendisini verdi bana.

'Cihadi ve sufi İslam'
Fetvadan da etkilendi mi bu roman? "Küresel terörizm" moda kavram olmazdan çok önce, bunu ensenizde hissettiniz siz...
Yaşadıklarım, romana yardımcıydı. Bir kere, terörizm konusunu yıllardır, çok kişisel bir düzeyde düşünmekteydim. Radikal İslam üzerine, İslamın başına gelenler üzerine düşünüyordum. Bence "Şalimar"ın Keşmir'de geçen bölümünde en ilginç olan konu, bir tür İslamın diğer tür İslamı nasıl kovduğu... Keşmir İslamı, sufi İslam giderek daha Arap, cihatcı bir İslam tarafından itiliyor, boğuluyordu. O bölgenin tarihine yabancı bir durumdu bu. Yazık.

Keşmir'e özgü değil bu süreç...
Ve sorumluluk hiçbir yerde tek tarafın değil. İslam üzerinde baskı yapanın sorumluluğu gözden kaçmamalı. Kitapta, bu konuda çok adil olmaya çalıştım. Sorun bir yanıyla cihatcılarsa, Hint güvenlik güçleri de diğer parçası...
Yazarken, ailemi de düşündüm. Annemin ailesi hepten Keşmirli. Babam, kökü Keşmir'e dayanan bir Delhi ailesinden.
Fetva yıllarının diğer yararı şuydu: Birçok devlet başkanı, başbakan ve dışişleri bakanıyla birlikte oldum. Buluşup şampanya içmiyorduk; durumumla ilgili ciddi toplantılar yapıyorduk. İktidarın nasıl işlediğini, iktidar sahiplerinin nasıl adamlar olduğunu gördüm.

Bu adamlar Max Ophuls karakterine mi yansıdı?
Max, tek bir devlet adamının kopyası değil; birçok yetkiliden parçalar var onda. Clintonvâri bir çekicilik, aynı zamanda eski tip bir Avrupalılık... Bir dönem ABD'nin Hindistan büyükelçiliğini yapan ünlü iktisatçı John Kenneth Galbraith de etkilemiştir Max Ophuls'u.

Terör konusundaki sert çıkışlarınızı düşününce, "terörist" Şalimar'a sempatiniz ilginç...
Bir bakıma tatlı adam Şalimar. Çünkü roman yazarken ilk görev, karakterleri okura sevdirmek. Eğer okur, karakterle bağ kurmazsa, başına ne geldiğiyle de ilgilenmez. Ama Şalimar'a değer verdiği anda, ahlaksızca kararlar alması okuru etkiler.

Herkes terörist olmuyor
Şalimar'ı, baskının bir ürünü olarak da sunmanızda anlatım taktiğinden öte bir mesaj yok mu?
Var, ama şu soru hep sorulmalı: Neden bu adam terörist oldu da, arkadaşı olmadı? Keşmir'de aynı acıyı çeken çok insan var. Birisi cihatçı olurken, yanındakinin olmaması neden? Sadece siyasi ve sosyoekonomik koşulları değil, kişilikleri de anlamak zorundayız.

Hindu kızı Boonyi ile Müslüman Şalimar'ın aşkını anlatırken, farklılıkları aşan "Keşmirlilik ruhu bir yanılsama mı?" diye soruyorsunuz. Yanılsama mı?
Boonyi ile Şalimar birbirlerine âşık olunca, köyün bunu kabullenmesinin zorluğunu biliyorlar. Ama köylüler onlara sahip çıkıyor. Gerçek hayatta, 100 olaydan 99'unda, köylüler bu tepkiyi vermez. Benim derdim natüralistçe yazmak değil, bu olasılığı düşündürtmek. Garip görünenin mümkün olduğunu anlatmak...
Keşmir'de birlikte hayat vardı. Keşmir İslamı biraz Hindulaşmıştı. Sufiler, Hindu tanrılarınınkine benzer küçük türbeler kurarlardı yol kenarına. Bazen Müslümanlarla Hindular birbirlerinin türbelerinde adak adardı. Keşmir'deki Brahminler, vejetaryen değildir mesela; Müslümanlar gibi ha bire et yerler. Hindu mutfağı, Müslüman mutfağı ayrıdır, ama birbirlerinin yemeklerini de pişirirler.
Keşmirliliği, rahiplere saldırı, yüz binlerce Hinduyu mülteci kamplarında yaşamaya zorlayan etnik temizlik yıktı. Bir de, gençlerdeki İslami radikalleşme ve tabii, Pakistan'ın buna katkısı.

'Az yaşadım' diyemem
Siz de 1947'lisiniz; haziranda 60 olacaksınız. 60'ına yeni basan Paul Auster, kendisini hâlâ çocuk hissettiğini söylüyor...
(Kahkahayla...) Ben hep Paul'dan biraz daha genç kalacağım. Ama zamanla daha klasikçi bir yazar oluyorum; daha duygusal bir dile kayıyorum. Bendeki değişim bu.

Kapanıp yazdıkça, "yeterince yaşamadığınız" kaygısına kapılıyor musunuz? Yoksa yaşlandıkça "Zamanım azalıyor" diye daha mı çok kapanıyorsunuz?
"Yeterince yaşamadım" diyemeyecek kadar olaylı bir hayatım oldu. Ama bu gerilim bende var. Yazmak çok derin bir gömülmeyi, uzun süre tek başınalığı gerektiriyor. Bunu yaparken yaşamı paylaşmak zor. Neyse ki, karım benden de çok çalıştığından birbirimizi zaten görmüyoruz! Şaka, ama birlikteliği becermek zor.

Üçüncü evliliğiniz mi?
Dördüncü... Aralarında 18 yaş fark olan iki oğlum var; birini büyüttüğüm anda diğeriyle yeniden başladım. Her zaman dikkatimi verdim onlara. Çocuklarım yazıdan önce geldi. Şimdiyse çok iyi giden bir roman yazıyorum. Sabah erkenden kalkıp akşam 8.30'a kadar aralıksız yazdım dün. Keyfim yerinde.

Rushdie hakkındaki fetva
İran İslam Devrimi'nin ruhani önderi Ayetullah Humeyni 1989'da Rushdie hakkında ölüm fetvası verdi. Gerekçe, Rushdie'nin, 1988'de yayımlanan "Şeytan Ayetleri" romanıydı. Rushdie'nin, şeytanın Hz. Muhammed'in bedenine girip onun ağzından Lat, Menat ve Uzza putlarını övdüğüne ilişkin tartışmalı hadisleri yazması, İslam dünyasında tepki gördü. Fetvayı, bazı İslami kuruluşların romancıyı öldürene milyonlarca dolar vaat etmesi izledi. Romanın yayıncılarına, çevirmenlerine saldırıldı.
Tahran'ın Londra'ya "Fetvayı uygulamayacağız" sözünü verdiği 1998'e kadar hep kaçarak, saklanarak yaşadı Rushdie. "Oğlan çocukları" adını taktığı Britanyalı ajanların gözetimindeydi, insan içine pek az çıktı, tam 30 adres değiştirdi.
İran Cumhuriyet Muhafızları, Şubat 2005'te, fetvanın geçerliliğini koruduğunu ve Rushdie'nin bir gün cezalandırılacağını açıkladı.
Buna rağmen Rushdie, 1989-1998 dönemine kıyasla çok daha rahat ve sosyal bir hayat sürüyor şimdi.


ÖLÜM FETVASI ALTINDA 9 YIL
'Fetva, değerlerimi netleştirmemi sağladı'

Kellenizin istendiği yıllar, farklı bir adam yaptı mı sizi?
Beni fetva öncesinde de iyi tanıyan dostlarımın hepsi, "Aslında hiç değişmedin" deyip nasıl değiştiğimi anlatıyorlar. O yıllarda ne kadar stresli göründüğümü söylüyorlar. Şimdiyse her zamankinden daha hafiflemiş olduğumu... Bana yapılan şey, her şeyden çok kişisel değerler üzerine düşündürdü beni. Bir kendine dönme sürecinden geçtim. Neyin yanında durduğum konusunda eskisinden çok daha netim artık.

Neyin yanındasınız?
Neyin karşısında olduğumu söyleyeyim: Eserlerime ve bana karşı çıkan güçlerin karşısındayım. Dindarlara değil, dar kafalılara, mizah duygusunu yitirmişlere, başkalarına onlar için neyin iyi olduğunu söyleme meraklılarına, kimin neyi okuması, neyi okumaması gerektiğine karar verenlere karşıyım. Hiçbir rahip çıkıp dükkânımda hangi kitapların olabileceğini söylemesin.
Dünyanın neresinden gelirseniz gelin, "insanlığın özü" diyebileceğimiz bir şey var ki, belli özgürlüklere muhtaç. İfade özgürlüğü bunun esası, o olmazsa diğer özgürlüklerin anlamı kalmaz. İfadenin kısıtlandığı yerde insanlık yara alıyor. Din de, devlet de ifademizi kısıtladığı an, insanlığımızı öldürmeye başlıyor.

Britanyalı ajanlar gövdenizi korurken, benliğinizi kim ya da ne korudu?
Çok garip durumlarda kaldım. Bana benzer şeyler söylediğini düşündüğüm kişiler, fikirlerime sempati göstermedi. Entelektüel açıdan benden uzak olduklarını düşündüklerim ise davamı sahiplendi. Sonuçta, şu ya da bu gruba kendimi ait hissedemeyeceğimi anladım. Tek başıma kurtulacaktım. Bir tür varoluşsal bireycilikle.

'Yazar tekil konuşur'
Tek başınalık kolay değil...
Değil. Ama bana yapılandan şunu öğrendim ki, edebiyatın en kuvvetli yanı tam da bu. Edebiyat bir gruba ait değildir, olamaz. Hiç kimse, yazarın sahibi değildir. Yazar, bir ideoloji adına konuşmaz. Yazarın işi sadece "Ben bunu böyle görüyorum" demektir. Bunu da tekil olarak yapar.
Londra'da belli bir lokantada her cuma buluşan yazarlar vardı; başka bir lokantada salıları toplanan felsefeciler vardı. Gençken, bu grupların hepsine davet edildim ve galiba birer kez gittim. Sonra kuvvetli bir içgüdü, "Gitme" dedi. Fetva, bana o içgüdünün, cemaatçiliğe direnmenin doğruluğunu öğretti. Roman sanatının değeri, tek bir sesin konuşmasıdır. Kulübe girmeye gerek yok.

Yasemin Çongar - Salman Rushdie ile söyleşi, Milliyet
16 .03. 2007