| |
Irkçılık ötekine bakmayı bilmeyenleri cezbediyor
'Öteki'ne ne kadar yakından bakarsan, onda o kadar kendini görürsün. Irkçılık, milliyetçilik, 'öteki'ne bakmayı bilmeyenleri cezbediyor. 'Öteki'nde kendini görebilirsen milliyetçi olmazsın
Salman Rushdie, son romanı "Soytarı Şalimar"da epey dolaştırıyor okuru: Ver elini Kaliforniya, Keşmir, Fransa, Britanya, Cezayir, Filipinler... Polisiye mi, aşk mı, destan mı okuduğunu tam anlamadan oradan oraya atıyor.
Arada, mini manifestolar sunuyor:
"Şimdi her yer başka bir yerin parçasıydı... Hayatlarımız, hikâyelerimiz birbirimizinkine akıyordu; bizim, bireysel, ve ayrışmış değillerdi artık... Dünya artık sakin değildi."
Hem Şalimar'ın dünyasını hem de Rushdie'nin hemen bütün romanlarını tarif eden sözler bunlar.
New York'taki sohbetimizde, küreselleşme ve kimlik, kalabalık ve mahremiyet konularını, yazma stratejileri ile demokratik/ahlaki tercihler boyutunda konuştuk Rushdie'yle.
Sadık bir okuru olarak, son romanlarıyla aramdaki mesafeyi ele veren sorular da sordum... Rushdie, kendisinden memnun olmanın rahatlığıyla buyur etti her soruyu.
'Öteki' oluverenler
1970'lerde "Küreselleşmenin romanını yazmalıyım" diye yola çıkmadınız herhalde... Nasıl buraya vardınız?
Küreselleşmenin romanını yazıyorum, ama öyle çıkmadım yola. İlk kitaplarımdan "Geceyarısı Çocukları" ve "Utanç", küreselleşmeyi daha az yansıtır. Gene de yansıtır, çünkü İngiltere'ye göçmen gitmiştim. Göçmenlik perspektifinin, ötekilik boyutunun hep farkındaydım. Bendeki esas değişim ise "Şeytan Ayetleri"nde oldu. Çünkü o roman, göçmenlerin koşulları üzerine yazma kararıyla yazıldı; dünya değiştirmenin ne demek olduğunu deşti.
Dünya değiştirip "öteki" oluverenleri yazdınız...
Bunun, birey ve toplum olarak bize ne yaptığını merak ettim. Baskılar ne? Değişen ne? Neyi muhafaza edip neden vazgeçiyorsun? Birdenbire her şey sorgulanıyor. Birdenbire öteki oluyorsun. "Şeytan Ayetleri"ni 1980'lerin ortasında yazıyordum; Thatcher hükümeti zirvedeydi. Bugünkünden çok daha muhafazakâr bir ülkeydi İngiltere.
O zamanlar Londra'daki göçmenler için hayat çok zordu. "Şeytan Ayetleri", bu büyük yeni dünya biçimine her yönüyle bakma çabasından doğdu.
'Her şeyi sorguladım'
Bakınca silkeleme gereği de mi duydunuz?
"Şeytan Ayetleri"nin anafikri şu: Böyle yeni bir dünya karşına çıkınca, o güne dek doğruluğuna inandığın her şey sorgulanmaya başlar. Kitap da bunu yapmalı, her şeyi sorgulamalıydı. Bu, benim, farklı dünyalar arasındaki yazarlığımın farkına varmaya başladığım kitaptı. Dünyalar arasındaki hareketin, dünya değiştirenleri ve değiştirmeyip arkada kalanları nasıl etkilediğini anlattım.
O zamandan beri, giderek artan biçimde anlamaya başladım ki, hayatımın kazaları sayesinde, yazmak istediğim şeylere çok yakınım. Ama dünya da çok küçük... Dünyanın bu köşesinde hapşırıyorsun, perde bambaşka bir yerde kımıldıyor.
Eskiden "birbirinden ayrıymış" gibi yaptığımız hayatlarımızı ayrı tutamıyoruz artık. Jane Austen, bütün hayatını Napolyon Savaşları'ndan hiç bahsetmeden geçirebilmişti oysa.
Her şeyden bahseden, her yere uğrayan, hiperaktif, kalabalık, okura hiç boşluk bırakmayan romanlar yazmaktan memnunsunuz siz...
Bu eleştiri beni rahatsız etmiyor. Çünkü bazılarının sevmediği bu aşırılıklar, diğerlerinin tam da sevdiği şey.
Don DeLillo ve Haruki Murakami gibi yazarlar, küreselleşmeyi yazarken sizden daha sakinler sanki...
DeLillo arkadaşım; bütün o kalabalık içinde çok "cool" kalabiliyor. Murakami çok oynuyor, yığıyor, bilmem arada sakinleşiyor mu?
Bu keşmekeşin içinde, okura mahremiyet alanı açmak sizin için önemli mi?
Bu çok iyi bir soru. Asıl mesele burada. Bence "Şalimar," bütün bu tarihi gürültü içinde çok samimi bir kitap. Dört kişinin hayatıyla ilgili. İki kadın iki erkek... Son derece samimi ilişkiler.
Bir katil ile kurbanı arasındaki ilişkiden daha mahrem ne olabilir ki? Âşıklar, ihanet, sadakat ve sadakati becerememek... Dört karakterin ihtiyaçlarının direksiyona geçtiği bir kitap. Yazarken, sabah uyandığımda, karakterlerin o gün ne yapmaları gerektiğini bana anlatmalarını beklerdim.
Edebiyat-gazete farkı
Samimiyet ile sahicilik duygusu kol kola gidebiliyor...
Doğru. Geçen yılki PEN Festivali'nde dünyanın stresli, sıkışmış bölgelerinden gelen yazarlar da vardı. İsrail'den David Grossman ve Nikaragua'dan Giaconda Belli'yle konuşuyorduk. Hepimiz farklı şekilde şunu söyledik:
"Belki de kamusal hayatın bu kadar içimize girdiği bir dünyada, sanatçının sorumluluğu samimiyete yer açmaktır. Açmazsanız, onun adı edebiyat değildir, gazetelerdir. Edebiyatın yapabileceği, gazetelerin ise yapamayacağı şey, bu özel alana, samimiyete, kim olduğumuza ilişkin duygumuza sarılabilmektir. Çünkü bizler büyük bir oyunun piyonlarından ibaret değiliz."
"Kalabalık" romanlarda "gazeteleşmemek" zor mu?
Bu, benim yazdığım tür romanda çok zor. Zira roman sanatının, küçük ve mahalli kalmak isteyen bir yanı var. Roman, "Madame Bovary" gibi olmak ister; küçük bir şehirde kocasından sıkılan kadın bir başka erkekle ilişki kurar, yürütemez... "Anna Karenina" bile biraz böyledir. Romanda küçük, mahalli ve burjuva olmak isteyen bu yön çok güçlüdür. İster ki, bunu küçücük bir çemberde yapsın, bütün dünyanın ortasında değil.
Benim gibi bunun dışında bir şey yapmak isteyince, işin doğasına karşı geliyorsunuz. Bir yığın sorun çıkıyor karşınıza. İlk sorun da, haklı olarak sorduğunuz gibi, o özel alanı koruyabilmekte.
Tolstoy ve Waterloo
Ya kalıcı olma derdi?
Bu da önemli. Kamusal olayları romana koyunca, o olaylar unutulduğunda romanın bir anlamı kalacak mı? Bunu becermiş yazarlar var. Tolstoy'a bakın. Waterloo Muharebesi'ni kim kazanmış, kime ne? Moskova seferini kim hatırlar? Bunlar, Tolstoy'un kurguladığı şeylere dönüştü artık. Sanat da oradadır işte. Tarihi öyle hayal edeceksin ki gerçek olaylar uydurduğun şeylerle aynı düzlemde eşleşebilsin. Röportaj olmaktan çıkıp hayal edilmiş bir şeye dönüşsün tarih.
Yazarın 'Soytarı Şalimar'ı Türkçeye çevrildi
Salman Rushdie'nin "Soytarı Şalimar" adlı kitabı, şubat ayında Can Yayınları tarafından yayımlandı. Kitap, Begüm Kovulmaz'ın çevirisiyle Türkçeye kazandırıldı ve Seçkin Selvi tarafından yayıma hazırlandı.
Rushdie, "Soytarı Şalimar"da çağımızda bir arada yaşamaya çalışan farklı inançlar ve kültürlerin çatışmasını ele alarak terörizmin köklerine iniyor.
Kitabın konusu 1991 yılında Los Angeles'ta geçiyor. ABD'nin eski Hindistan büyükelçisi ve karşı-terör uzmanı Maximilian Ophuls, gayri meşru kızının kapısının önünde, kendine "Soytarı Şalimar" diyen Keşmirli şoförü tarafından öldürülüyor. Roman Ophuls, katili ve kızı arasındaki gizemli bağlantıyı Keşmirli bir kadınla birleştiriyor. Romanında Hint destanlarının masalsı anlatımıyla Batı'nın anlatım tekniklerini bütünleştiren Rushdie, günümüzdeki çatışmaların toplumsal ve bireysel arka planını inceliyor.
'Kimliklerin tahakkümüne karşıyım'
"Kimlikleri ayırmama, birini seçmeme hakkım var. Beni 'Britanyalı, Hintli, uluslararası yazar' diye tanımladıklarında, bunların hepsi ve hiçbiri olma hakkım var"
Kimlik hem çoğul hem kısmi size göre...
Kimliklerimi ayırmama, birini seçmeme hakkım var. Beni "Britanyalı yazar, Hintli yazar, uluslararası yazar" diye tanımladıklarında, bunların hepsi ve hiçbiri olma hakkım var. Herhangi bir kimliğin tahakkümüne karşıyım. Saf kimliklere inanmıyorum. Bombaylılık, İstanbulluluk gibi coğrafi kimlikler kendi içinde çoğulluğu ve kısmiliği daha iyi ifade ettiğinden, ırk, din, milliyet bazlı kimliklerden daha anlamlı.
'Din de kimliğimden'
İyilik ve kötülüğü bilme ağacından yiyip cennetten kovulmuşluğumuz çok sık kullandığınız bir mitos...
Çünkü dinsel hikâyelerle büyüdüm. Dindar değilim, seküler yetiştim. Annem ve babam da öyleydi. Ama "Şalimar"ı adadığım Keşmirli dedem derinden Müslümandı. Mekke'ye gitti, hacı oldu, beş vakit namazını hep kıldı. Aynı zamanda, bugün bile, benim için açık fikirliliğin modelidir. Ne düşündüğünü sorar, kafandakini söylemeni isterdi. Müslüman dünyasının epeyce sekülerleşmiş bir kesiminden gelsem de, dindar olmasam da hep dindarlarla, onların hikâyeleriyle iç içe yaşadım. Bu da kimliğimin parçası.
"Öteki"ni düşman bellemekten, itmekten, görmemekten, hoş görmekten, sevmekten, varlığını ancak "öteki"yle birliktelik içinde anlamlandırmaya uzanan ilişkiler yazdınız...
Duvarın ötesi...
İlk kez, İngiltere'ye okumaya gittiğimde 'öteki' oluvermiştim. Duvarın ötesinde olmanın ne olduğunu anlayabildiğimi sanıyorum. Nikaragua üzerine kitabımda şunu söyledim: "Dünyanın yoksul bölgelerinden gelince, yokuştan aşağı, sanki yükselen bir tepeye bakarcasına bakmanın anlamını kavrıyor insan."
"Şeytan Ayetleri" tümüyle "ötekilik" üzerinedir. Kitapta bir sahne vardır; karakterin boynuzları çıkınca, şeytana benzetirler. O da der ki, "Başkaları bunu böyle tanımlıyor, sen de onların tanımına teslim oluyorsun. Varlığını tanımlamalarına izin veriyorsun."
"Öteki"ne ne kadar yakından bakarsan, onda o kadar kendini görürsün. Irkçılık, milliyetçilik, öteki'ne bakmayı bilmeyenleri cezbediyor. 'Öteki'nde kendini görebilirsen milliyetçi olmazsın. Belki de asıl trajedimiz, sandığımızdan çok daha fazla birbirimize benzememizdir.
'Ülkelere değil, şehirlere aidim ben'
"Şeytan Ayetleri"nde bir karakter, "Boşlukta kalma, şehri kucaklamaya çalış" der. Kucakladığınız, "ev" saydığınız bir yer var mı?
Bende aidiyet hissi ülkelere karşı değil, şehirlere karşı. Bombay, ki asla "Mumbai" demem, Hindistan'ın geri kalanı değil. Londra, İngiltere'nin gerisinden farklı. New York, Amerika'nın başka yerlerine benzemez. Her büyük metropolü içinde bulunduğu ülkeden ayıran bir şey var. Eminim, İstanbul için de geçerli bu.
'New York'ta mutluyum'
Orhan Pamuk'un yıllarca aynı apartmanda yaşayarak bu kadar dünyalı olabilmesinde, İstanbul'un payı olmalı...
Eminim. Aynısını Bombay'da, Londra'da, New York'da da yapabilirsiniz. Evinizden çıkmanız gerekmeyebilir. Orhan harika bir yazar; İstanbul yazarı olarak muazzam malzeme koydu ortaya. Evimi soruyorsunuz. Üç şehre aidim ve aralarında tercih yapmıyorum: Bombay, Londra ve New York. Londra'da, en eski arkadaşlarım, tarihimin önemli bölümü, iki çocuğum var... Bombay'da doğdum; bu başka bir bağ. New York'ta yaşamaktan da olağanüstü mutluyum. Neredeyse sekiz yıl oldu.
"Utanç" romanınızdaki "üç anneli çocuk" gibi...
Ah, ne garip. Sanki bu halimi önceden yaratmışım...
Anadiliniz Urduca, İngilizce yazarlığınızı nasıl besliyor? Kasıtlı dil hataları, Joycevâri laf oyunları, kekelemeler, bin bir anlamlı isimler... Bunları eğlenmek için mi, İngilizceyi dürtmek için mi yapıyorsunuz?
Benim bu çok referanslı kelimelerimi gereğinden fazla ciddiye alanlar var. Benim için bunun eğlendirici yanı daha önemli. Ama başka bir nedeni de var. Hintçe ve Urducada, İngilizceye kıyasla çok daha fazla metafor kullanılır. Günlük dilde eğretileme yaptığınızı aklınıza getirmeden kullandığınız tonla metafor var. Mesela Urducada, İngilizcenin "Güneş yükseldi"si yerine "Güneş uyandı" deriz.
Bizim "Güneş doğdu" dediğimiz gibi..
Alın size iki metafor. Güneşin yükseldiğini, İngiliz ya da Amerikalı gibi kuru kuru söylemek varken, bizimkisi apayrı bir kalite kazandırıyor dile. Ben de bu yüzden iki dil arasında hudut aşındırmak istiyorum.
Yasemin Çongar - Salman Rushdie ile söyleşi, Milliyet
17 .03. 2007 |