Emin Çölaşan Hürriyet'ten gitti

 

Uyarılmasına uyarıldım, ama ne yapayım, tablonun bütününü görmekte bazen ben de zorlanıyorum. Doğan Medya Grubu ileri gelenlerinin Rodos buluşmasının ortalığı karıştıracak bir dizi karara yol açtığını fark ettim etmesine, ancak gidilen istikameti yanlış hesapladım.

Sabah'taki köşesini seçim günü “Vatan görevim bitti, haydi bana eyvallah” edasıyla kapatan birine Hürriyet'te köşe verilmesini başka türlü yorumlamak mümkün müydü? Ne yani, bundan, “Rodos'ta buluşanlar Emin Çölaşan'la yolları ayıracaklar” sonucunu mu çıkarmalıydım?

Öyle yapmam gerekiyormuş, demek ki...

Emin Çölaşan'ın Hürriyet'le ilişkisinin bu defa kesinkes kopartılacağını öngörebilmeliydim yine de; kısa süre önce yazısı konulmadığında “Dün çok işim vardı, yazımı yazamadım” gerekçesiyle okur karşısına çıkması orada bir şeyler döndüğünü gösteriyordu. İp koptu kopacak noktasına gelinmişti yani.

Bir yazarın uzun yıllar çalıştığı gazeteyle bağının kopmasının zorluğunu iyi bilirim. Ayaklarınız her gün aynı yere gitmeye alışmıştır; çatısı altında buluştuğunuz mekânın sosyal ilişkileri de alışkanlık yapar. Daha iyi bir yere daha göz boyayıcı imkânlarla gitseniz bile kendinizi 'mektepte yeni bir yüz' garipliğinde hissedersiniz.

İşin tazminatlar boyutu da var tabii, ama daha önemlisi şu: Gücünüze güç katan bir gazetede yazıyorsanız, gazetenin ilişkiyi koparmayı göze alabilmesiyle gücünüzün önemli bir bölümü gidebilir.

Bu konulara meraklı olduğum için biliyorum: 'En çok okunan gazete yazarı' listelerinde ismi hep en başta çıkan kişidir Emin Çölaşan. Araştırmaları yapanlar, genellikle 'en nefret ettiğiniz gazete yazarı' sorusunu da yöneltir deneklere, o listelerde de açık ara birinci yine odur. İsmi üzerinde insanların tam ortadan ikiye bölündüğü bir yazardır Çölaşan... Son seçimde en fena yanılan ve okurunu (ve patronunu) en çok yanıltan da o oldu.

Bir başka gazeteye mi geçer, yoksa, “Amiral gemisinden sonra başka bir gazete küçültücü olur” diye mi düşünür? Herkes için üzücü bir durum, bazıları için de düşündürücü...

Olayın en çok Bekir Coşkun'u etkilemesine hiç şaşırmadım. Okurları “Emin Çölaşan'ın kovulduğu gazetede kalmaya devam edecek misin?” diye soruyor olmalı. Onlar sormasa bile, bir gazetede iki adet Bekir Coşkun'a yer olmadığını ilk anlayan Bekir Coşkun'dur herhalde. Ayrıca Bekir Coşkun'la Emin Çölaşan arasında silâh üzerine destek sözü verilen bir 'kankalık' ilişkisi de var.

Celalettin Çetin'in Uğur Mumcu suikastı sonrasında Hürriyet'te yayımladığı bir diziden öğrenmiştik bu olağanüstü yakınlığı...

Çetin'in 'Yakınlarının Ağzından Uğur Mumcu'nun Son Günleri' dizisi dört gün boyunca yer aldı Hürriyet'te... Dördüncü gün (12 Şubat 1993) çıkan bölümde Emin Çölaşan'ın tanıklığına başvurmuştu Çetin; aldığı şu cevaptan çok şaşırdığını da belli ederek: “Uğur'la ben sürekli konuşan ikiliydik. En son görüşmemiz bir ay önce oldu. RV'de yemek yedik. Bizimle beraber Melih Aşık, Teoman Erel ve Bekir Coşkun vardı. Türk basınında sağlam kalmış, yozlaşmamış 5 köşe yazarı bir araya geldik.

“Türkiye'de giderek hırsızların, yolsuzlukların, holdinglerin, yobazların oluşturduğu bir cephe ortaya çıkmıştı. Bu nedenle biz de artık bu beş gazeteci sık sık bir araya gelerek Türkiye nereye gidiyor ve neler oluyor konuşalım istedik. Akşam 8'den 01'e kadar kaldık orada. Ve şu yargıya vardık. Türkiye'de basın bitmek üzere, ya da bitirilmek üzere. Giderek yozlaşıyor çünkü. Uğur'a tabancan var mı dedik, var dedi. Artık birbirimize destek olmaya karar verdik.”

Ortaya tabanca koyarak birbirine destek çıkmaya karar vermiş beşli gruptan hayatta kalan üçünün en bilinen ismiydi Emin Çölaşan. Üçlüden Melih Aşık Milliyet'teki köşesinde Emin Çölaşan'ın Hürriyet'ten gönderilmesine henüz bir tepki vermedi, ama Bekir Coşkun hazin bir uğurlama ve kendini hesaba çekme yazısıyla çıktı okurlarının karşısına. Okuyalım mı?

“Emin Çölaşan artık yok. / Ne yapmalıyım?.. / Bırakmalı mıyım kürekleri?... / Ben şimdiye kadar her şeyimi okurlarımla paylaştım. Evimizi, evimizdeki canlıları, kemanımı, şarkılarımı, sevdalarımı, sancılarımı... / Bilmezsiniz; yazılarımı onlarla birlikte yazarım ben. / Şimdi soruyorum: / Ne yapmalıyım. / Asılsam mı küreklere?.. / Avuçlarım kanasa da, hırsımdan ağlasam da, o yere doğru tek başıma kalsam dahi çekmeli miyim kürekleri? / Yoksa, vaz mı geçsem kürek çekmekten? / Söyleyin dostlarım... / Ne yapmalıyım, ne?..”

İş küreklere asılmak – asılmamak basitliğinde olsaydı sorusu kolayca cevaplanabilirdi; ama kazın ayağı hiç de öyle değil...

Yakından bir daha bakayım, belki 'Rodos Protokolleri'nde bu sorunun cevabı da vardır...

Taha Kıvanç, Yeni Şafak
17.08.2007