Geçenlerde bir televizyon programında bir araya getirilen üç emekli büyükelçiyi, CHP'den Onur Öymen, MHP'den Gündüz Aktan ve yakın zamana kadar DP'nin genel başkan yardımcılarından birisi olan Nüzhet Kandemir'i dinledim bir müddet.
Kandemir ve (özellikle) Öymen'in Cumhurbaşkanı seçiminde genel kurula katılmaları dolayısıyla MHP üzerinden Aktan'ı hafiften eleştirmeleri dışında konuşmacılar arasındaki uyum mükemmeldi doğrusu... Bu hususu özellikle hatırlatıyorum, çünkü Türkiye'de -tabii ki istisnai haller dışında- ülke ve dünya işlerine ilişkin olarak üyelerinin hemen aynı şeyleri düşünüp söylediği meslek grubu olarak askerlerden hemen sonra diplomatların geldiğini düşünüyorum. Tıpkı, sözünü ettiğim programda sergilenen dayanışma örneğinde olduğu gibi... (Yeri gelmişken, Aktan'ın Meclis'teki oylamadan niçin kaçmadıklarını açıklarken sıraladığı argümanların – “Yoksa halkın gözünde daha bir mağdur duruma düşecekler ve bunun ardından belki de % 55 ile iktidara gelecekler” gibi bir şey- Devlet Bahçeli'nin argümanları ile (“Her şeye rağmen seçmensiz siyaset yapılamayacağını anlamış bir siyaset” gibi bir şey) niçin uyuşmadığı bahsi üzerinde biraz oyalanabilirdim ama taze milletvekili Aktan'ın daha işin başında canını sıkmamak için bu işten vazgeçiyorum.)
Büyükelçiler o akşam nelerden mi söz ettiler? Tabii ki, her şeyden önce, “AKP'nin ülkeyi nasıl büyük bir felakete götürdüğü” meselesi. (Ve de tabii, Aktan'ın hatırlatmadan asla vazgeçmeyeceği “İktidara destek veren eskinin travma geçirmiş sol aydınları” bahsi. (Yeri gelmişken: Felsefe ile yatıp psikanaliz ile kalkan bir entelektüel için MHP listesinden milletvekili seçilmekten ağır bir “travma” olur mu?)
Neyse uzatmayalım; söz dönüp dolaşıp “sivil anayasa” meselesine geldi haliyle...
Konuşmacılar bu konuda da hemfikirler: Bu anayasa AKP'nin anayasasıdır; toplumdan-milletten gizlenmektedir; asıl amaç laikliğin ve Atatürkçülüğün yıpratılmasıdır vs.
(Program moderatörünün arada bir araya girip “Ama siz de parti olarak yeni bir anayasa istemiyor muydunuz?” tarzındaki haklı müdahalelerinin nasıl geçiştirildiğini hatırlatmaya gerek yok herhalde.)
Evet, konumuz sivilliğinin yanısıra “gizliliği”nden de söz edilen anayasa çalışmaları.
Prof. Ergun Özbudun'un başkanlığında anayasa hukuku hocalarından oluşan kurulun hazırladığı anayasa taslağının emekli büyükelçiler tarafından niçin şüpheyle karşılandığını anlamak kolay. Kolay, çünkü CHP ve MHP'nin bugünkü Anayasa'dan kaynaklanan ne gibi bir sıkıntıları olabilir ki? Olsaydı bugüne kadar açıklarlardı zaten.
Bu “gizlilik” şüphesi-suçlamasında benim asıl dikkatimi çeken taraf bu değil. Ben asıl, bazı öğretim üyelerini, birtakım sendika ve meslek odalarını bir araya getiren bir platformun şüphe ve suçlamasını yadırgıyorum. Çünkü bu kuruluşlar bu zamana kadar birçok kere CHP ve özellikle de MHP'ye mesafeli davranan yapıdalar. Ama hayır; onlara gire de “sivil anayasa” çalışmaları bir “sır perdesi” arkasında yürütülmektedir.
Ben bu fikirde değilim. Bir kere her şeyden önce, “sır perdesi” arkasında çalıştığı iddia edilen kurul üyelerinin AKP ile organik bağları yok. Ayrıca bu üyelerin AKP'ye derin bir sempati duydukları da ileri sürülemez herhalde. Bu kurul da, bugüne kadar pek çok örneği olduğu gibi, ortaya bir “taslak” çıkarmak için gayret sarf etmektedir. Hem de Özbudun gibi, özetle “bir liberal” olarak nitelenebilecek bir hukukçunun baş mimarlığı altında çalışan bir kurul bu.
Bu kurulun açıklayacağı taslak adı üzerinde bir “taslak” olacak sadece. Sonra da, hükümetin defalarca açıkladığı gibi, uzun bir tartışma dönemi-süreci başlayacak. “Sivil toplum” gibi sivil olmayan toplumlar da işte o zaman başlayacaklar taslağa yönelik eleştirilerine.
Bu tartışma çerçevesinde ileri sürülen şu itiraz tabii ki yerinde: “Sadece taslak değil, taslağın hazırlanış süreci de birinci dereceden önemlidir.”
Bu doğru bir itiraz. Ama ortada, yeni bir anayasa hazırlanırken ilk akla gelen şey olan bir “kurucu meclis” modeli yoksa, başta anamuhalefet partisi olmak üzere pek çok siyasi oluşum bu işte zaten gönülsüz ise, “sivil toplum”un konuya ilişkin aceleciliği artık kronikleşmiş bir durum arz ediyorsa, söz konusu “taslak” başka türlü nasıl hazırlanabilir? Taslağı “anayasa mitingleri”nde hazırlayacak değiliz herhalde...
Bana göre taslak, hakkında derin şüphe ve korkular beslenmemesi gereken bir yoldadır. Basına yansıyan bölümleri içinde heyecan verici “alternatif”lerle de karşılaşıyoruz. Konuyu önümüzdeki yazılarda etraflıca tartışacağız. Ama bugünlük, Madde 2 için düşünülen şu değişikliği hatırlayıp sevinç duyalım: Madde 2'de Türkiye Cumhuriyeti'ni tarif ederken kullanılan “insan haklarına saygılı” ifadesi yerini “insan haklarına dayalı” ifadesine bırakacakmış.
Ne güzel... Nihayet biz de, “insan hakları” meselesinin devletin “adab-ı muaşeret”ini aşan nitelikte bir değer olduğunu kabul ve ilan edeceğiz.
Kürşat Bumin, Yeni Şafak
12.09.2007 |