Anayasa tartışmaları ülkedeki siyasi sorun ve gerginliklerin tümünü kuşatan bir hatta adeta "siyasi paratoner" görevi yaparak ilerliyor.
Şaşırtıcı değil…
Anayasalar "devlet ile birey arasındaki ana sözleşme"yi, ana mutabakatı ve buna bağlı olarak "devlet iktidarının iç düzeni"ni tanımlarlar.
Böyle olunca farklı eğilimlerin dile getirilmesi doğaldır.
Farklı eğilimler arası karşılaşma, ortak nokta arama uzlaşmanın ilk temel adımını oluşturur. Karşılaşmalar doğal olarak sert olur…
Topluma açık, şeffaf ve katılımcı yöntemlerle hazırlanacak her yeni anayasa benzer koşullar üretir.
Kaldı ki burası Türkiye…
2007 baharında başlayan "büyük hesaplaşma" bir başka şekilde ve zeminde, özellikle anayasa, üniversitede başörtüsü meselesi üzerinden yürüyor.
Bu bir yana, ülke hâlâ çözülmemiş temel sorunlara sahip…
Bütünleşmemiş bir toplum yapısı, siyasetten kopuk bir devlet anlayışı, ödevi haktan önce algılayan zihni bir yapısı var. Evrensel kimi temel değerleri, hak ve özgürlük kavramlarını bile içine boşaltarak kendine göre ve birbirine göre ters uçta yorumlayan bir dizi çatışan kutbu var.
Anayasa kurumsal mutabakatı ifade edecek ve bu, bir ölçüde toplumsal, kültürel ve siyasi temel mutabakatlara dayanacak.
Ama bu ülkede bu kültürel-toplumsal mutabakatlar o kadar kırılgan ki…
Laiklik, vatandaşlık gibi temel hakemlik araçları, hakem olmak kadar çatışma nesnesi olmayı sürdürüyor…
Sivil anayasa mutabakat gerektiriyor, buna karşın muhtemel her mutabakat önerisi ciddi kırılma ve çatışma unsurları içermeye aday görünüyor…
Öte yandan şu da çok açık:
Ülkenin çağın gereklerine, toplumun taleplerine, temel evrensel hukuki değerlerin ilkelerine uygun bir anayasaya ihtiyacı var.
Bu çerçevede hazırlanacak bir anayasa, devreye sokacağı ilkeler, erdemler, birey hakları kadar, bunlar çerçevesinde devlet-siyaset ayrışması gibi kimi sistem çelişkilerini azaltacak, ön açacak, bir dizi soruna çözüm zemini oluşturacak.
Peki ne yapmalı?
"Ne yapmalı" sorusunun yanıtı meşruiyet meselesinde yatmaktadır.
Çatışmaları aşmanın, mutabakat üretmenin en etkili yolu, anayasa hazırlık süreciyle ilgili olarak yaygın katılım sistemini kurmaktan geçer…
Aksi her durum ise çatışmaları azdırır, anayasanın meşruiyetini zedeler…
Açıktır ki, anayasa metninin hazırlanmasında esas kadar, usûl de hayatidir.
Hazırlık süreci tüm siyasi partileri, tüm sivil toplum örgütlerini, üniversiteleri hazırlık sürecine katmak zorundadır.
Nitekim daha şimdiden anayasa hazırlık sürecine yönelik itirazlar bu noktada toplanmaktadır.
Bu itirazların bir kısmı haklı ve iyi niyetlidir…
Bir kısmı ise meşruiyet meselesini başka arayışlara gerekçe yapmaktadır.
Yeni bir anayasayı kendi duruşları açısından her koşulda riskli bulan YÖK gibi kurumların da desteklediği bir anlayış kurucu meclis olmadan anayasanın yapılamayacağını, bu anayasanın kimi maddelerinin, kimi hükümlerinin değiştirilemeyeceğini ilan etmektedir.
Kimileri samimi kaygılarından ötürü, kimileri ise kriz arayışıyla anayasa tartışmalarını sadece laiklik sorununa sıkıştırmaya çalışmaktadır.
Merkez medya yeniyi tartışmaktan çok, büyük hesaplaşmaya kulak kabartarak korkuları siyasileştirmektedir.
Bunların önünü almanın bir dizi yolu var…
Bunlardan ilki, siyasi iktidarın anayasanın hazırlanması konusunda inisiyatif alan, ayrıntılı, gerçekçi, yaygın ve şeffaf bir katılım politikası ilan etmesidir. Ve ardından bu politikanın tüm gereklerini yerine getirmesidir.
Dün Başbakan Erdoğan'ın bu konuda yaptığı basın toplantısı geç kalmış olmakla birlikte yerinde bir adımdı. Anayasa hazırlık sürecini açıkladı, tüm toplumun ve siyasi yapıların katılacağı bir hazırlık safhasından söz etti…
Bu önemli adımdı…
Ama bu iş ciddi. Hem kaosa girmemek hem demokratik gerekler açısından, daha fazlası, çok daha fazlası lazım…
Nasıl?
Yarına…
Ali Bayramoğlu, Yeni Şafak
20.09.2007 |