Türkiye gerçekten de enteresan bir ülke. Yakın gelecekte kaderimizi belirleyecek olan Anayasa üzerinden yürütülen tartışmalara baktığımızda bu "enteresanlık" çok daha belirgin olarak ortaya çıkıyor. Özgürlükleri geliştirme adına Anayasa değişikliğini gündeme getiren hükümet aynı zamanda 301. maddenin değişmesine direniyor, apar topar Polis Vazife ve Selahiyetler Yasası'nı değiştiriyor. Seçim Yasası, Siyasal Partiler Yasası gibi antidemokratik hükümleri hemen herkes tarafından eleştiri konusu yapılan yasalar karşısında da hala "lider sultası", " yüzde 10 barajı" gibi uygulamaları korumaya devam ediyor.
Oysa özgürlükçü bir Anayasa'nın olmazsa olmaz iki temel koşulu var; katılımcılığı teşvik etmek ve iktidarı sınırlamak. Türk sağının kadim anlayışı gereği "sayısal çoğunluğun" (milli iradenin) herşeyi belirlemesi gerektiğine dair inanç sürdürüldüğü müddetçe özgürlükçü ve demokratik bir rejim tanımı yapabilmek mümkün değil.
Örneğin YÖK başta onun uygulamalarının acısını yaşamış olan solcular ve sosyalistler tarafından sürekli olarak eleştirilen bir kurum. Türban yasağı nedeniyle "İslamcılar" tarafından eleştirilmesi ise daha yeni bir durum. Şimdi YÖK eleştirilerinden yola çıkarak, YÖK'ün korunmasını savunmak ve belirleyici konuma hükümeti yerleştirmek özgürlük ve demokrasiyle bağdaşmaz.
Siyasal Partiler Yasası'na göre bir "lider sultası" öngörmek, ardından sayısal çoğunluk nedeniyle siyasetin YÖK üzerindeki etkisini artırmak bir arada düşünüldüğünde iktidarın maşası olan bir üniversite düzeni yaratmak anlamına gelir. Oysa solun yıllardır savunduğu "üniversite özerkliği" çok daha fazla özgürlükçü çok daha fazla demokratik bir taleptir. Üniversitelerin kendi rektörlerini kendilerinin seçebileceği konusunda "kuşku" duyan bir rejim yeni bir "vesayet" rejimidir. Vasi'nin kim olacağı türünden bir tartışmanın ise anlamı yoktur.
Bu örnekler çoğaltılabilir. Ama AKP'nin Anayasa tartışmalarında "deplasmana" geldiğine ilişkin birçok kanıt vardır. Örneğin Başbakan'ın "herkes kendi işine baksın" diyerek siyaset siyasetçilerin işidir anlamına gelen sözlerinin "demokratik" bir tutum olmadığı çok açıktır. Hele hele Anayasa gibi "toplumsal uzlaşma" metni olması gereken bir konuda toplumun çeşitli kurumlarının görüş ifade etmesine sınırlama getirilmesini anlamak mümkün değildir.
Katılım mekanizmalarının önünü kesen, iktidarın mutlaklaştırılmasını temel alan bir Anayasa anlayışının özgürlükçü ve demokratik olabilmesi imkansızdır. Anayasa tartışmaları sadece siyasetçilere hele hele "iktidara" bırakılmayacak kadar ciddi bir iştir. Sorun toplumsal muhalefetin bu tartışmalara örgütlü ve aktif bir özne olarak katılmasının yollarını bulmaktır.
Eğer bu yapılamazsa merkez medyanın ancak magazinsel boyutta ayrımına vardığı Şerif Mardin gibi bilim insanlarının kavramsallaştır-maları üzerinden bir muhalefet sahne alır ki bu son derece tehlikelidir. "Mahalle baskı"sı kavramı üzerinden tartışma yürüten kalemlerin, Hrant Dink cinayetine kadar uzanan "mahalle baskısı"nın ortaya çıkışındaki "düşünsel" sorumluluklarını gözardı etmek mümkün değildir. "Katili anlamak" üzerine yazılan yazıların daha mürekkebi bile kurumamışken şimdi onlara inanmamız için hiçbir neden yoktur.
Hangi medya-hükümet ilişkileri labirentinde oluşmuş hesapların u dönüşüyle karşı karşıyayız bilinmez ama şu "mahalle baskısı" muhalefetinin AKP'yi masum hale dönüştüren yüzünü de görmek durumundayız. Olası "radikallerini" törpüleme görevini mevcut hükümete havale etmektense, "mahalle baskısını ortadan kaldıracak özgürlükçü demokratik bir muhalefeti örgütlemek daha sağlam bir yol değil mi?
Ancak böylesi bir özgüven duygusu Türkiye'nin bir İran bir Malezya olmasını engelleyebilir. Bir yandan 12 Eylül rejimine övgüler düzerek, diğer yandan "katilleri anlamaya" çalışarak; sola ait ne kadar kavram düşünce eylem varsa alkış tutarak "radikal islamcılık" tehlikesine vurgu yapmak anlaşılabilir bir tutum değildir. Türkiye gerçekten de enterasan bir ülke!
Bülent Forta, Birgün
24.09.2007 |