Türkiye'de önümüzdeki dönem “siyasi iklim”in nasıl olacağına geçen haftaki gelişmeler ipucu verdi.
“Gergin” geçeceği besbelli. Önümüzdeki dönemde “siyasi iklim”in “gergin” olacağına ilişkin ipuçları, “Yeni Anayasa” tartışmalarıyla ortaya çıktı.
İşin ilginç tarafı, bırakın “tasarı”yı daha ortada “taslak” bile yok. Basına sızan “taslağın taslağı” üzerine çalışmalar, bazı kalemlerin elinde müthiş bir “demagoji” ve “saçma polemik” malzemesi halinde geldi. Bu arada, “geleceği kuşkulu” gözüken YÖK'ün başkanı, “Rektörler Komitesi”ni olağandışı bir dönem yaşanmamasına rağmen “olağanüstü toplantı”ya çağırdı ve tartışmayı “türban üniversitelere girebilir mi?” tartışmasına çekip banalleştirerek, “rejim tartışması”nı tetikledi.
Açılan kapıdan, yaklaşık altı aydır giderek “huysuz” bir baskı grubu görüntüsü veren TÜSİAD da girdi. Bazı köşe yazarlarının çarpıtarak sundukları ve bir “değişim karşıtı kampanya”ya dönüştürdükleri, “mahalle baskısı” kavramının çarpıtılmış versiyonu üzerinden tavır geliştirdi.
Kavramın “patent hakkı”nı elinde tutan Prof. Şerif Mardin'in tüm kariyerinde karşı çıktığı ne varsa, sanki Şerif Mardin, kendilerine “bilimsel cephane” sağlamış gibi, daha var olmayan “Anayasa taslağı”na karşı salvo ateşi başlatıldı.
Oysa, 22 Temmuz öncesinden başlayarak ve 22 Temmuz'da ortaya çıkan “siyasi tablo”yu göz önüne alarak sonrasında daha da sık vurguladığımız gibi, “asıl mesele” Türkiye'nin içinden geçtiği “toplumsal dönüşüm.” 22 Temmuz, buna ayna tuttu.
Dolayısıyla, “şeriat geliyor” tamtamlarıyla başlatılan “psikolojik savaş” aslında “iktidar imtiyazları”nı bir daha geri gelmemek üzere kaybetmekte olanların “direnmesi”ni ifade ediyor.
Bunun en çarpıcı örneği, hafta sonunda “Kaplanların kârı patladı” başlığıyla yazılı basına düşen haber idi. Anadolu sermayesinin büyük yükselişini, bu haberde görmek ve anlamak mümkün. Buna göre, Ekonomist dergisinin “Anadolu'nun en büyük 250 şirketi” araştırması, listeye giren şirketlerin kârında yüzde 125 artışa işaret ediyor.
Oradaki artış, TÜSİAD bünyesindeki geleneksel “sermaye”nin “kârı”ndaki kaybı ya da eksilişi ifade ediyor.
Sözde “Anayasa tartışmaları”nın dibini kazdığınızda, bu “olgu”yu bulacaksınız. Referans'ın deyimiyle “Hızlı Balıklar”ın çoğalması ve başarısını.
Söz konusu araştırmada yer alan şirketlerin toplam satışlarındaki ve ihracattaki artış, “Anadolu 250”nin mali tablolarına kâr patlaması olarak yansımış durumda. 2005 yılında 880 milyon YTL'de kalan toplam kâr 2006'da 2 milyar dolara fırlamış. Böylece, Anadolu 250'nin kârı yüzde 125,5 artmış. Bunun şöyle bir anlamı da var: Anadolu 250, TÜSİAD'ın “belkemiği”ni oluşturdan sermaye gruplarının aksine, “devlet kanatları altında palazlanmayan”, gerçek anlamda, küreselleşme döneminin dinamiklerine uygun biçimde kendini gösteren “girişimciliği” temsil ediyor. AKP'nin yeni “sınıfsal tabanı”.
Hem “kültür kodları”, geleneksel büyük sermayeden farklı; hem de “devletin koruyucu kanatları” yerine “bireysel girişimcilik” ile ilkine oranla çok daha dinamik bir “ekonomik sınıf”ı oluşturuyor.
Ak Parti'nin 2002'de yüzde 34 olan oy oranının, 2007'de yüzde 47 fırlamasında, Anadolu'yu boydan boya süpürmesinde bu tablonun hiç mi rolü yok sanıyorsunuz.
Yani, geldiğimiz noktada, Türkiye'deki yerleşik “iktidar tekeli”nin kırılması, bu “iktidar tekeli”ni “güvence altına alan” askeri darbe ürünü anayasanın, bir başka deyimle “devleti bireye karşı koruyan” 1982 Anayasası'nın yerine “vatandaşı devlete karşı koruyan anayasa”nın alması girişimlerinin, bu tablo ile ile ilişkisini pekala kurabilirsiniz.
Yani, mesele, “mahalle baskısı” değil; “siyasi iktidar”ın “ikametgah adresi” olarak alışılmış “mahalle”den farklı bir “mahalle”nin “muhtarı”ndan “ilmühaber” alması.
Yani, geçen hafta yaşananlar da dahil, yaşadığımız aslında bir “iktidar mücadelesi”.
Bu “olgu”yu olduğu gibi teşhis edenlere hayasızca saldırılmasının, edepsiz polemiklerin yanı sıra şantaj ve tehdide başvurulmasının sebebi de, bu “iktidar mücadelesi”.
Radikal yazarlarından Haluk Şahin, geçen hafta sonu arka arkaya “AKP ile liberaller” ilişkisi üzerine ilginç iki yazı kaleme aldı. “Liberaller derken kendilerinden 'İkinci Cumhuriyetçiler', 'numaralı Cumhuriyetçiler', 'AB çocukları' gibi yaftalarla da söz edilen, siyasal konularda 'özgürlükçü' pozisyonlar alan ve genellikle Türkiye'nin Kemalist deneyimine olumsuz gözlerle bakan bir yazar ve düşünür grubundan söz ediyorum. Bunlar arasında sağdan gelenler var, soldan gelenler var, pek az sayıda da olsa hep o çizgide kalmış olanlar var; sayıları küçük, belirli bir örgütleri de yok, ama şu dönemde çok etkililer” diyerek muradını anlattı.
Ona göre, “AKP'nin Türkiye'de ve dünyada bu noktaya yükselmesindeki katkılarını kimse yadsıyamaz” ve bu “katkı”, esas olarak “Her şeyden önce, siyasal manevra alanlarını genişletmek isteyen İslamcılara ‘kavramsal yol açma' hizmeti sunarak” gerçekleştiriliyor. “Daha doğrusu, onların yapacakları yolun çalı çırpıdan, engellerden arınmasını sağlayarak... Bu kesimin, başka türlü ifade edildiğinde kimilerine 'reaksiyoner' ve 'arkaik' gelebilecek olan hedeflerinin, 'demokrasi', 'özgürlük', 'insan hakları' gibi daha çağdaş ve evrensel terimlerle ifade edilmesine yardımcı olarak... “
Ve, devam ediyor: “Liberalizm, içeriği ve terminolojisi ile, tam anlamıyla Batılı bir akımdır. Bizim liberallerimizin da Batı'nın etkili düşünce ve medya kuruluşlarıyla yakın ilişkileri var. Bu çok doğal, çünkü kavramsal olarak aynı dili konuşuyorlar. Buna karşılık, şimdi AKP içinde yer alan İslamcı kökenli kesim bambaşka bir kültürel ortamdan geliyor. Batı'nın etkili kuruluşlarıyla demokrasi konusunda İslam dünyasının zaten çok sınırlı olan kavramsal olanaklarıyla, 'muşaveret' ya da Medine Sözleşmesi gibi kavramlarla, iletişim sürdürebilmek fevkalade zor. Liberaller bu açıdan AKP'ye bir çeşit tercümanlık yapıyor, onların jargonunu Batıca'ya çeviriyorlar.”
Üzerinde durulmaya değer tespitler. Ertesi gün de şöyle sürdü:
“Liberaller diye bir öbekte topladığım aydınlar bu partinin Batı'ya ve Avrupa Birliği'ne uzanan köprüsü görevini gördü. Onların Batı'da anlaşılması zor yerel kavramlarını, Batı'nın liberal terminolojisine çevirdi, onlara evrensellik ve çağdaşlık aşısı yaptı... Böylece o düşüncelere ve savunanlarına meşruiyet kazandırdı.
Ayrıca, sistemin laiklik konusunda çok duyarlı kesimleriyle ideolojik mücadeleye girerek onları hırpaladı, yol açıcılık işlevi gördü. Entelektüel donanımları sınırlı İslamcılar ve AKP bundan çok yararlandı... AKP yönetimi ile ona payandalık yapanlar herhalde liberallerin desteğinin kendileri için ne kadar önemli olduğunun farkındalar.”
En aklı başına gözükebilecek bir tahlilin tosladığı yer ise şurası:
”Siyasette hiçbir şey karşılıksız olmadığına göre, bu kesimin temsilcilerini doğrudan ya da dolaylı olarak ödüllendirmeye çalışmalarına da şaşmamak lazım. Nereye kadar? Oluşmakta olan çıkar bağlantıları bu ittifakı yıkılmaz mı kılar?”
Bunu yazan, bir de AKP'nin, “bu kesimin temsilcilerini doğrudan ya da dolaylı olarak” nasıl ve neyle “ödüllendirdiğini” de yazmalı. Kimler bu kesimin “temsilcileri” ve neyle ve nasıl “ödüllendirilmişler”?
Bu yapılmazsa, tahlil, çirkin bir iftiraya dönüşür.
“Esası” kaçırmayalım: Olan-biten, “siyasi iktidar”a “ikametgah ilmühaberi” verilen “mahalle”nin ve veren “muhtar”daki değişiklik...
Kafaların ve kavramların karışmasının sebebi, bu...
Cengiz Çandar, Referans
25.09.2007 |