Türkiye, küreselleşme sürecinin dört nala koştuğu bir süreçte yeni anayasa yapıyor.
Anayasa konusuna girmeden dört nala koşan küreselleşme sürecine bir örnek olarak petrol ve doğal gaz üreticisi ülke ve şirketlerin elinde 2015 senesinde yani bundan çok değil yedi-sekiz sene sonra yaklaşık 12 trilyon dolarlık bir yatırılabilir fon oluşacağını ve bu parasal büyüklüğün de bugün Paris, Londra, Frankfurt, Madrid, Milano, Brüksel ve Lizbon borsalarına kote edilmiş şirketlerin toplam piyasa değerine eşit olduğunu belirtebiliriz.
Diğer bir anlatımla petrol ve doğal gaz üreticisi şirketler ve ülkeler isterlerse AB üyesi bu dev ülkelerin borsalarının tümünü yani yaklaşık tüm ekonomilerini satın alabilecekler ve zaten bugünden de almaya başladılar; Katar Yatırım Kurumu’nun bugünden Londra borsasının yüzde yirmisine sahip olduğunu hatırlatalım.
Finansal küreselleşme sürecinin bu boyutlara ulaştığı dünyada muhtemelen en azından önümüzdeki elli seneyi (umarız) hukuken belirleyecek bir anayasa yapılıyor.
Tüm saçma tartışmalar ve itirazlar bir yana, yeni anayasanın taşıması gereken temel özellik ya da göz önüne alması gereken temel öncelik yeni anayasanın hukuken belirleyeceği önümüzdeki dönemde küreselleşme olgusunun boyutlarının bugünden öngöremeyeceğimiz kadar artacağı ve Türkiye’nin bu olgunun bırakın dışında kalmak tam da ortasında olacağı gerçeği.
AB borsalarının yaklaşık tümünün Arap, Rus ya da Çin mali sermayesinin eline geçmesi ihtimalinin konuşulduğu bir dünyada bizler hala anayasa yaparken çok yerel kavramlara saplanıyoruz, Türkiye’nin özgünlüğünden falan bahsedebiliyoruz.
Önümüzdeki dönemde ekonomide, hukukta ve dolayısıyla siyasi süreçlerde yerellik adeta sıfırlanacak, ülkeye özgün bir konudan bahsetmek komik olacak; bu sürecin işaretleri bugün de zaten çok güçlü olarak mevcut.
Başka bir anlatımla kamusal alanda ülkeye özgün, ülkenin tarihi, yerel ekonomisi, sosyolojisi falan gibi süreçlerle belirlenmiş düzenlemeler yapmak olanaksız olacak.
Özel yaşama ilişkin konularda özgünlük yani milli ya da daha yerel belirlenmeler ne kadar egemen olacak, bu konu tartışmalı; bir görüş hukuk ve ekonominin bu inanılmaz küreselleşme sürecine tepki olarak özel yaşama ilişkin yerel davranışların çok artabileceği hatta çok sertleşebileceğini ifade ediyor, mikro milliyetçilik akımlarını da örnek olarak gösteriyor.
Daha geleneksel bir görüş ise hukuk ve ekonominin küreselleşme sürecinin yerel kültürel farklılıkları da silip süpüreceğini söylüyor; bu ilginç tartışmanın sonucunu doğrusu merak ediyorum.
Ama şayet bugün konuşulan temel konu yeni bir anayasa yani hukuk ve ekonominin kavramsal çatısı ise burada kanımca pek tartışmaya yer yok; yeni anayasada, özellikle hukuk devleti kavramı ve temel hak ve özgürlüklerde evrensel diyebileceğimiz bir yapıyı aynen benimsememiz artık bir tercih değil bir zorunluk.
İMKB’nin çok büyük bir bölümünün yabancı mali sermayenin elinde olacağı, doğrudan yabancı sermaye yatırımlarının üretim yapımızı belirleyeceği çok yakın bir gelecekte anayasamızda yerel tarihsel göndermeler, ülkemiz tarih, sosyoloji ve ekonomisine özgün belirlenmeler, kavramlar bugünden de komik duruyor ama çok yakın gelecekte çok daha fena sırıtacak.
Küresel mali sermayenin bu egemenliğinin doğru ya da yanlış olduğu anlamsız bir tartışma zira bu somut bir gerçek.
Bu gerçeğin dışında kalmak zaten pek mümkün değil ama illaki böyle bir izolasyonist çözüm Türkiye’yi Enver Hocanın Arnavutluğu’nun 21. yüzyıl versiyonu yapar, bunu da bilelim.
Eser Karakaş, Star
05.10.2007 |