Önceki akşam en azından üç saati televizyon ekranı karşısında geçirdik. Önce “görüşmeler başladı” haberi, sonrasında Erdoğan ve Bush'un kısa açıklamaları ve nihayet Başbakan'ın iki toplantıda daha söz alması...
Ve de tabii, bu haber ve açıklamalara eşlik eden İstanbul merkezli bitmek bilmeyen yorumlar, yorumlar...
Başbakan ile “Başkan Bush”un “tezkere” merkezli görüşmelerde ulaştıkları nokta, tahmin edildiği gibi, muhalefet partilerinin hiç mi hiç hoşuna gitmedi. Bu partilerden birisinin dile getirdiği “Dağ fare doğurdu” benzetmesi, Başbakan Washington'a hareket etmeden bile çekmecede hazırdı herhalde.. .
Ama medyadan izlediğimiz kadarıyla, genel hava bu merkezde değil. Yaygın kanaat Başbakan'ın istediğini aldığı yönünde. ABD Başkanı “PKK bizim de düşmanımız” demedi mi?
Buluşmadan çıkan ve altı en fazla çizilen “işbirliği”nin “istihbarat” konusunda olduğu anlaşılıyor. Ama bildiğiniz gibi bu bir yenilik değil; PKK'ya karşı işbirliğinin asıl olarak “istihbarat” merkezinde gerçekleşeceği ABD Dışişleri Bakanı'nın Türkiye ziyareti öncesinde açıklanmamış mıydı zaten?
Gelinen nokta, Beyaz Saray Sözcüsü'nün kullandığı ifadeyle söyleyecek olursak, ABD'ninTürkiye'nin “belirli ve sınırlı” operasyonlarına –hem de “anlık istihbarat” sağlayarak- yeşil ışık yaktığıdır. Demek ki artık bundan böyle, sayıları sırasında 200'ü bulduğu söylenen PKK'lılar eskisi gibi rahatlıkla sınırı geçip saldırı-baskın gerçekleştiremeyecek.
İyi bir sonuç bu, fazlasını bekleyen de yoktu herhalde...
Başbakan'ın bir zamandır ülkesinde özellikle belirttiği bir hususu, yani “Yapacağımız işin adı savaş değil operasyondur” vurgusunu ABD başkentinde de sıkça tekrarladığını duyduk. Başbakan'ın çok yerinde olarak tekrarladığı bu hususun, Kuzey Irak'taki “siviller” dolayısıyla daha bir inceltildiğine de şahit olduk. Böylece iyice anlaşıldı ki, Türkiye'nin Kuzey Irak'a yapacağı “operasyonlar” sadece PKK'ya yöneliktir. Kuzey Irak'taki siviller ve de “yönetim”, ülkede şu kadar zamandır kaynatılmaya çalışıldığının aksine, bu “belirli ve sınırlı” operasyonların konusu değildir.
Bana göre Erdoğan-Bush görüşmesinin ardından ortaya çıkan en önemli husus budur. Yani Türkiye'nin Kuzey Irak'taki Kürt yönetimiyle (takdir edersiniz ki Kerkük apayrı bir sorun) PKK sorunu dışında alıp veremediği bir şey yoktur. Bilmiyorum bu sonucu sizler de benim gibi önemsiyor musunuz? Çünkü gelinen bu nokta sadece muhalefet partilerinin değil, belki Başbakan'ın partisi içinden bazı unsurların da tepkisini çekecektir. Bir Başbakan Yardımcısı'nın daha iki gün önce “İtini köpeğini bağla” diyerek söze karıştığını hatırlamıyor muyuz?
Şimdi de gelelim “görüşmelerin merkezinde” olduğunu sandığım konuya:
Bana göre bu büyük ABD çıkartmasında tarafların üzerinde asıl konuştuğu konu, Türkiye'nin Kuzey Irak'ta giderek gelişen-güçlenen Kürt yönetimine bundan böyle nasıl bakacağıydı. Tamam, Kuzey Irak'a yerleşen PKK'nın silahlı kolunun Türkiye'ye yönelik saldırılarının ABD ve Kürt yönetiminin aktif katılımıyla önlenmesi tabii ki görüşülen önemli konulardan birisiydi. Ama bu çıkartmanın sadece bu nedenle yapıldığına inanabilir miyiz? Asıl sorun –herhalde- Türkiye'nin Kuzey Irak'a bundan böyle nasıl bakacağı, orada oluşan siyasal oluşuma ne ad vereceği gerekli asıl soru bu değil miydi? Yoksa, siz istediğiniz kadar “terör örgütleri” arasında paralellik kurun, ABD'nin PKK'ya 11 Eylül'den bugüne büyük bir tehdit olarak gördüğü “el kaide” muamelesi yapması mümkün müdür? Onun derdi Türkiye'nin Kuzey Irak'daki siyasal oluşum hakkında ne tür adımlar atacağının anlaşılması değil midir?
Aslına bakacak olursanız bu çerçeve sorunlarını görüp-aşabilmek açısından Türkiye tarafından da iyi anlaşılmalıdır. Şöyle yani:
Ben Türkiye'nin PKK sorununu çok da uzak olmayan bir tarihte büyük ölçüde çözeceğini sanıyorum. Türkiye kendisini PKK saldırılarından korumak için “belirli ve sınırlı operasyonlar”ı tabii ki yapacaktır. Ancak sözünü ettiğim çözüm sadece bu “operasyonlar”la sağlanmayacaktır. Sorunu çözecek olan asıl dinamik, Türkiye'nin PKK'nın da arkasında yer alan Kürt sorununa ilişkin ortaya koymaya başladığı ve bundan sonra da koymaya devam edeceği politik öneriler-açılımlar yoluyla olacaktır. “Politik öneriler-açılımlar” derken aklınıza –hemen!- DTP'nin son olarak Diyarbakır'da açıkladığı türden “otonomi, ayrı bayrak” gibi formüller gelmesin. “Politik” derken kastım, Doğu ve Güneydoğu bölgesindeki vatandaşların “vatandaşlık bilinci”ne ilişkin son seçim ve de (çok önemli olarak) “referandum”da ortaya koydukları tavırdır. Artık öyle bir noktaya yaklaşmaktayız ki, orada artık “kimliksel-kültürel hakları silahlı mücadeleyle elde etmek” gibi bir “politika” Kürtlerin de içinde aktif olarak yer aldığı ve giderek genişleyen bir toplumsal cephe tarafından “yalnızlaştırılmakta”dır. Türkiye artık böyle bir yolun yolcusudur. “Kimliksel-kültürel haklar ve talepler” söz konusu olduğunda serinkanlı düşünebilen ve “silahlı mücadeleyi” aklına bile getirmeyen, ama bu hak ve taleplerin “medeni” biçimde karşılanmasının da günümüz demokrasisinin vazgeçilmez bir kazanımı olduğuna kanaat getirmiş bir topluma doğru ilerliyoruz.
Yani özetle şöyle bir tablo: Irak Anayasası uyarınca Kuzey Irak'a hakim Kürt yönetimi ile “medeni” bir ilişkiye girmiş; PKK sorununu geniş anlamda “politikaya davet” çerçevesinde – ve tabii ki Kürtlerin büyük katkısıyla- iyiden iyiye marjinalize etmiş bir Türkiye...
Çok mu hayalciyim dersiniz?
Son olarak Başbakan'ın ABD ziyaretine ilişkin farklı bir tespitimi de aktarayım: Başbakan'ın iki toplantıda da uzun uzun “sözde Ermeni soykırımı”ndan söz etmesinin ne gereği (bizi ayağa kaldıran tasarı zaten ertelenmiş) vardı? Ayrıca Başbakan'ın -doğruya doğru şimdi!- ilk toplantıda aynı meseleye ilişkin karşılaştığı soruların altından kalkamadığını da not edelim.
Kürşat Bumin, Yeni Şafak
07.11.2007
|