Paris'te geçen hafta yaptığımız temaslarda yanıt aradığımız sorulardan biri de, Cumhurbaşkanı Sarkozy'nin ortaya attığı "Akdeniz Birliği" fikriyle ilgiliydi.
Zira, seçimler sırasında bu düşüncesini telaffuz ettiğinde, bu sadece Ankara'da değil, Avrupa'da da, "Türkiye'yi AB'den uzak tutma önerisi" olarak algılanmıştı.
Sarkozy'nin Türkiye'ye bu birliğin liderliğini biçmesi ise bu algıyı güçlendirmişti. Ankara da, haliyle, tam üyelik yerine hiçbir ara formülü kabul etmeyeceğini belirterek öneriyi en azından bu açıdan -hemen reddetmişti.
Bu arada, İtalya ve İspanya gibi Akdeniz ülkeleri, AB'nin 'Barcelona Süreci' adı altında zaten bir Akdeniz projesi olduğunu, bu yüzden Fransa'nın ne yapmaya çalıştığını anlamadıklarını belirterek öneriye kuşkuyla bakmışlardı.
Fransa, bu fikrin Türkiye'nin üyeliğine karşı bir öneri olmadığını söylese de, "Akdeniz Birliği" projesiyle tam olarak neyi amaçladığını hâlâ net bir şekilde ortaya koyabilmiş değil. Onun için bunun ne anlama geldiğini Fransızlardan dinlemek istedik.
Yönetimin görüşünü bize açıklayan en yetkili kişi, Elysee Sarayı'nın Avrupa İşlerinden Sorumlu Müsteşarı Fabien Raynaud oldu.
Yıllar alabilecek süreç
"Avrupa bir birlik projesiyle nasıl bir araya geldiyse, Akdeniz bölgesi için de aynısının yapılması gerektiğini" belirten Raynaud, Barcelona sürecinin, özellikle Arap İsrail çatışması nedeniyle, başarısız olduğunu savundu.
Sarkozy'nin sözünü ettiği birliğin mevcut koşullarda Akdeniz bölgesinde nasıl sağlanacağı sorusunu havada bırakan Raynaud, "Bunun zor ve şekil alıp sonuç vermesi aylar, hatta yıllar alabilecek bir süreç olduğunu" itiraf etti.
Muhalefet kanadı ise bu projeye Raynaud gibi "idealist" bir açıdan bakmadığını açıkça ortaya koydu. Sosyalist Parti'nin tanınmış isimlerinden Alain Chenal, Sarkozy'nin "yeni-sömürgecilik" (neo-colonialism) peşinde olduğunu söyledi.
Sarkozy'nin, Amerika'nın Latin Amerika için yaptığı gibi, Avrupa'da da her ülkenin Güney havzasına sahip çıkmasını istediğini belirten Chenal şöyle devam etti:
"İtalya ve İspanya gibi ülkeleri göz ardı eden Sarkozy, Fransa'nın Avrupa adına 'Mağrip'in lideri' olacağını söylüyor. Bu bakışı, sadece Fransa'nın çıkarlarını gözeten bir yeni-sömürgecilik anlayışını yansıtıyor. Akdeniz ile Danimarka ve Polonya gibi ülkeler niçin ilgilenmeyecek de sadece Fransa ilgilenecek, işte bu sorunun yanıtı yok."
İdealist ve sinik perspektifler
AB'de birçok ülkenin Sarkozy'nin Akdeniz Birliği projesiyle ilgili sözlerini "terbiyeli bir şekilde dinlediğini" kaydeden Chenal, "Ancak insanlar hâlâ bunun AB'ye ne yarar getireceğini bilmiyor" diye konuştu.
Uzun lafın kısası, Fransa'da hükümet kanadının "idealist", muhalefet kanadının ise "sinik" bir perspektiften bize anlattıkları "Akdeniz Birliği" projesinin çok umut vaat eden bir geleceği olmadığı izlenimini edindik.
Gene de, İngilizlerin dediği gibi, leğendeki kirli suyu atarken içindeki bebeği de atmamak lazım. Akdeniz için kapsamlı bir işbirliği projesi gerçekten gerekli. Fransa, AB konusundan bağımsız olarak ve ilgili tüm ülkelerle eşit koşullarda somut bir proje geliştirmek istiyorsa, Türkiye de bunu herhalde reddetmeyecektir.
Sezer beni Ankara'da bakanlıkta istiyordu
MGK'nın ilk sivil genel sekreteri olarak sizin adınız geçti, ama sonra olmadı. Birileri mi engelledi, yoksa siz mi kabul etmediniz?
Aynı dönemde adım Dışişleri Müsteşarlığı için de geçmişti. Ama ben artık meslek hayatımın sonuna gelmiştim ve bir süre daha yurtdışında kalmayı tercih ettim. O yüzden bu konuda ne Gül'le, ne Özkök Paşa'yla ne de Sezer'le görüştüm. Ama daha sonra Sezer'den "Keşke bakanlığa gelseydiniz, daha iyiydi" sözünü duydum.
Peres'i de otelde ziyaret etmeleri gerekirdi
Suudi Kral meselesinde herkes başka bir ayrıntıya takıldı; size hoş görünmeyen bir şey var mı?
42 senelik meslek hayatımda ben hiç hatırlamıyorum: İngiltere Kraliçesi de, Beatrice de, Bush da geldi, ama biz otele hiç gitmedik. Camlı Köşk'te kalsa bir ikindi çayı ya da sabah kahvesi olabilir, ama bunun hiç örneği yok. Çünkü bu şekilde beklenti yaratırsınız...
Mesela gelen devlet başkanları bundan sonra "Beni otelde ziyaret etmedi, demek ki bizimle ilişkileri o kadar iyi değil" diye düşünebilir. Mesela Peres'in aklından böyle bir şey geçmiş olabilir. Ama siz Kral Abdullah'a gösterdiğiniz esnekliği Peres'e de gösterseydiniz o zaman kimse size bir şey diyemezdi.
Mülkiyeliler için önce kamu gelir
Ecevit mi Yılmaz mı; hangisine daha yakındınız?
Biz Mülkiyeliler için kişiler önemli değildir, her şeyin ve herkesin üzerinde kamu gelir. Bizler hep omuzlarımızda bütün Türkiye'nin ağırlığını hissederiz. Hele de ulusal çıkarlar söz konusu olduğunda siyasal görüşler geri planda kalır. Ama sizin siyasi tercihiniz nedir derseniz, artık oy verecek bir parti bulamayan bir sosyal demokratım.
Atatürk'ü Clinton anlamıştı, AB'nin kafası karışık
ABD'yle Türkiye'nin ilişkisi sizce bu şiddette ilk ne zaman değişmeye başladı?
Clinton döneminin bitmesiyle. ABD o döneme kadar Türkiye'ye "Atatürk'ün yaptığı bir nevi İslam'da reformdur. Bu nedenle Türkiye İslam ülkeleri içinde model bir ülkedir. Türkiye bölgede ne kadar başarılı olursa bu model de o kadar başarılı olmuş olur" diye bakıyordu. 1999 yılında Ecevit başbakanken ABD'ye gittiğimizde Clinton oval ofiste bize "Türkiye'nin 21. asırda izleyeceği yolun sadece Türkiye'nin değil, bölgenin ve dünyanın politikalarına yansıması muazzam olacaktır" demişti. Fakat neocon'lar geldiğinde politika değişti: "Atatürk'ün laik Türkiye modeli İslam ülkeleri tarafından yanlış algılandı. Hiçbiri benimsemedi. Onun için biz ortaya ılımlı İslam modelini atalım. Atatürk modelini benimsemediler, ama bunu belki benimserler" diye düşündüler.
Sizce AB ne düşünüyor?..
Onlar için tek bir tutumdan bahsetmek zor. Özellikle 11 Eylül'den sonra İslam fobisi onlarda da gelişti. Bazıları ılımlı İslam deyince bunu Hıristiyan demokratlar gibi bir anlayış sanıyor. Ama bazıları da İslamın tüm hayat alanını kapsayan özelliğini biliyor. O yüzden onlar bu ılımlı İslam işinden hiç hoşlanmıyor. "Bir ayağım orada, bir ayağım burada" deyip köprü vazifesi falan görmemizi istemiyor. "Ya tam Galatasaraylı olun ya da tam Fenerbahçeli" diyor.
2008'de moralimiz KKTC ve Ermenistan'la düzelebilir
Öyle kritik bir 2007 geçirdik ki Pamir'in 2008'e ilişkin projeksiyonu gerçekten moral verici. Çünkü iki problemli komşumuzda gelecek yıl seçim var ve Pamir hem bu seçim sonuçlarından hem de Türkiye'nin ev ödevini yapmış olması nedeniyle ümitli:
1- KKTC
# Dosyamız çok temiz: Türkiye Kıbrıs konusunda çok iyi bir noktada. Çünkü hep uzlaşmaz taraf biz görünürken şimdi Avrupa'da herkes "Türkler elinden geleni yaptı, söyleyecek lafımız yok" diyor. Mesela sekiz başlığı askıya aldılar, ama müzakereleri durdurmadılar. Bunun anlamı "Türkiye yapması gereken her şeyi yaptı." Yani bizim üzerimizde şu an baskı yok, dosyamız çok temiz.
# İki devlet formülü oturuyor: Biz şimdi bekleme noktasındayız. Ve zaman geçtikçe de makas iyice açılıyor; iki toplumun yeni gelen kuşakları birleştirilemeyecek kadar farklılaşıyor. Herkes bunu görüyor. Kamuoyu yoklamalarına göre Rum bölgesindeki halk da Kuzey'le birleşmek istemiyor. Artık her geçen gün iki devlet formülü akıllara daha çok gelmeye başlayacak. Biliyorsunuz komünist Çin'i uzun süre kimse tanımadı, ama günün birinde bu iş öyle bir hale geldi ki herkes tanımak zorunda kaldı.
Hristofyas'la her şey değişir: Bu bekleyiş Papadopulos görevde kaldığı sürece devam eder sanıyorum. BM de AB de pek fazla bir şey yapamaz. Ama 2008'de cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Hristofyas aday. O diyor ki, "Eğer ben cumhurbaşkanı olursam ilk iş olarak Kıbrıslı Türklerle doğrudan konuşacağım." Hristofyas'ın gelmesi yeni bir dönem başlatabilir.
2- ERMENİSTAN
# Türkiye beklemede: Ermeni meselesinde bizim gidebilecek bir yerimiz yok daha fazla. Ermenistan'a "Sen Karabağ'da varsın. Karabağ'ın etrafında reyon denilen küçük bölgeler var. Sen bir jest yaparak o reyonlardan çık" diyoruz. Çünkü Azeri toprağı orası. Oradan da çıkmıyor adam.
Önce jest, sonra sınır: Sınırlarımızı şimdi açamayız, çünkü onların da birtakım jestler yapması lazım. Mesela Ermenistan hâlâ "Ben Türkiye'nin sınırlarını olduğu gibi tanıyorum. Uluslararası anlaşmalar geçerlidir, bizim sınırlarımız mevcut sınırlardır" lafını etmiyor.
Petrosyan fırsatı: Benim bir umudum var: Gerek Koçaryan gerek Ermeni diyasporası soykırım konusunda parlamentolardan bir şeyler geçirip bizi kolay kolay yıldıramayacaklarını galiba artık anladılar. ABD Temsilciler Meclisi'ndeki son durum morallerini çok bozdu. Muhtemelen Levon Petrosyan 2008 seçimlerinde adaylığını koyacak.
Halk Koçaryan'dan vazgeçiyor: Onun buna karar vermiş olması Ermenistan halkının da artık iki dönemdir iktidarda olan Koçaryan politikalarının bir sonuç vermediğini anladıkları anlamına geliyor.
Ermeni halkında böyle bir talep olmasa ılımlı bir siyasetçi olan Petrosyan "Ben tekrar politikaya giriyorum" demezdi. Bu bilinçlenme çok umut verici.
İran'la ilgili diplomaside doğru yoldayız
Türkiye ilişkilerini düzenlerken bir İran-ABD-İsrail savaşını ne kadar hesaba katmalı sizce?
Böyle bir şeyin Bush'un zihninden geçtiğine dair işaretler var. Ama ABD'li Savunma Bakanı Gates, Rice ve bazı askeri komutanlar bunun yapılamayacağını savunuyor. Çünkü ABD böyle bir işe giriştiği takdirde hesaba katması gereken unsurlar var:
1- İran elinde nükleer silahlar varsa bu tesislerini muhtemelen ülke sathına dağıtmıştır. Dolayısıyla tıpkı Kissinger'ın "ABD, Vietnam'a yardım eden Çin'deki nükleer tesisleri niçin bombalamadı" sorusuna verdiği yanıt çok doğru: "Bunu kaç defa tekrar etmeniz gerekecek?"
2- İran Hürmüz Boğazı'nı kapatabilir. O zaman petrol fiyatları 200 dolara kadar çıkar.
3- Şimdiye kadar Sünni olması nedeniyle desteklemediği El Kaide ile irtibata geçebilir.
4- Irak'taki Şiileri tahrik edebilir.
5- Hizbullah ve Hamas'la ilişkilerini artırabilir.
6- ABD ve ABD'yle işbirliği yapacak ülkelere kendi ülkelerinde zarar verebilir.
Dolayısıyla İran, Irak değil. Türkiye'nin şu andaki diplomasiyi sonuna kadar kullanan tutumu çok doğru. Ayrıca Türkiye dürüstlük icabı nükleer silahsızlandırma diplomasisini tüm bölge için (İsrail'i kastederek) düşünmektedir.
Semih İdiz, Milliyet
26.11.2007
|