Yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı

 

Biliyorsunuz, “Hâkimler ve Savcılar Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun”un kabulü ve Cumhurbaşkanı tarafından son sürat onaylanması geniş bir tartışmanın konusu oldu. Bu tartışmanın büyük ölçüde , hâkim ve savcı adaylarının seçimi sınavının ikinci ayağı olan ve bugüne kadar Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu tarafından yürütülen “mülakat”ı yapacak kurulun çoğunluğunun (5/7) bundan böyle Adalet Bakanlığı bürokratlarından oluşacak olmasından kaynaklandığını da biliyorsunuz.

Meclis ve Köşk'ten hızla geçen bu Kanun, siyasi iktidarın-hükümetin yargıda kendisine yakın bir kadro oluşturmak girişimi olarak değerlendirildi. Bu girişimin bazı yorumcular tarafından “sivil darbe”nin önemli bir adımı olarak algılandığını da hatırlatalım.

Tahmin edebileceğiniz gibi, yargıya ilişkin dile getirilen bu “korkular” bana da inandırıcı gelmiyor. İleriye sürülenlerin aksine, Türkiye'nin “çoğunluk” değil “çoğulcu” demokrasi yönünde –ağır aksak da olsa- ilerlediği fikrine ben de katılıyorum.

Ancak, söz konusu Kanun'u önümüze koyduğumuzda böyle bir düzenlemeye niçin gerek duyulduğunu da anlamakta zorlanıyorum. Tamam, “yargının siyasallaşması” gibi bir “korku”ya gerek yok; ama Kanun'un “Mülâkat Kurulu” olarak tanımladığı yapının kompozisyonuna niçin gerek duyulduğu da gerçekten bir muamma...

Bu Kurul'un önüne gelecek adayların (özellikle) “Yetenek ve kültürünün” ve “Çağdaş bilimsel ve teknolojik gelişmelere açıklığının” ölçümünü nasıl yapacağı (hangi “terazi” ile) ise bu muammanın önemli cüzlerinden birisi.

Bu durum karşısında benim eleştirim asıl olarak şöyle:

Söz konusu Kanun'un hâkim ve savcı adaylarının seçimi için öngördüğü bu sistem, her şeyden önce, ülkede yargının gerçek anlamda bağımsızlığının ve tarafsızlığının sağlanması sürecinde kaçınılmaz olarak el atılması gereken nitelikli eleman yetiştirilebilmesi sorununa çare olarak değerlendirilemez.

TESEV'in girişimiyle Prof. Mithat Sancar'ın yönetiminde gerçekleştirilen “Yargıda ve Yargıya Dair Algı ve Zihniyet Kalıpları” başlıklı araştırmanın ilk bölümünün ortaya koyduğu –üzerinde çok konuşulan- son derece çarpıcı sonuçları hatırlayın ve düşünün: Meclis'ten ve Köşk'ten hızla geçen söz konusu Kanun, ülkedeki hâkim ve savcıların hiç değilse bundan sonra ciddi bir dönüşüm sürecine girerek bu “çarpıcı sonuçlar”dan hızla uzaklaşmaları yönünde en ufak bir katkı sağlayabilir mi?

Demek ki, yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığının iyileştirilmesi yönünde atılacak adımlar çok daha farklı nitelikte olmalıdır. Hâkim ve savcı adaylarının tespiti “Mülakat Kurulu”nun kompozisyonu ile oynanarak değil, hukuku ciddiye alan birçok ülkede olduğu gibi çok daha ciddi bir sürece bağlanmalıdır. Mesela Fransa'da olduğu gibi, yüksek lisans sahibi adayların ciddi-zor bir yarışma ile girip üç yıl sonra ciddi-zor bir sınavla çıkarak hâkim ve savcı adayı olabildikleri özel bir kurumun benzerinin yaratılması düşünülmelidir. Eski Yargıtay Başkanlarından Sami Selçuk'un yıllardır ısrarla çizmeye çalıştığı “yargıç portresi”ne ulaşabilmenin başka bir yolu yoktur.

Hakkında konuştkuğumuz Kanun, “Sivil Anayasa Taslağı” olarak tartışılan metnin bağımsız ve tarafsız yargıya ilişkin önerilerinden de etkilenmemiştir. Oysa, Taslak'ın “Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu”na (HSYK) ilişkin 109.maddesi –bence de- ülkenin bugün ihtiyacı olan yeniden yapılanmayı çok güzel tanımlamış. Taslak, mevcut HSYK'nın kompozisyonu ve seçim şeklini değiştirmenin yanı sıra, HSYK kararlarına karşı yargı yolunun açılmasına da fırsat vererek önemli bir reform çerçevesi çizmiştir. HSYK'nun beş asıl bir yedek üyesinin TBMM tarafından (tabii ki, “birinci sınıfa ayrılmış hâkim ve savcılar arasından”) seçimini önermesi ve üyelerin seçiminde Cumhurbaşkanı'nın aradan çıkarılması, Kurul hakkında sık aralıklarla önümüze gelen bitmez tükenmez tartışmalara da büyük ölçüde son verecektir.

Taslak'ta önerilen şekilde oluşmuş bir HSYK'nun “adlî ve idari yargı hâkim ve savcılarını mesleğe kabul etme, atama ve nakletme (...) işlemlerini” yapmasına da –herhalde- hiç kimsenin bir diyeceği kalmayacaktır.

O halde, Taslak açıklanmışken bu “aceleciliğin” nedeni nedir? Yargıya ilişkin olarak, “bağımsızlık” kadar “tarafsızlık”ın da altını çizen ciddi bir Taslak önümüzde dururken, 15/10/2006 tarihinde yapılan idari yargı hâkim adaylığı sınavı gibi “özel” bir durumu bile içeren (Geçici Madde 1) bu Kanun'a ne gerek vardı?

Son olarak, Kanun'un “hukuk alanında doktora yapmış” adaylara ilişkin getirdiği düzenlemeyi de hatırlatalım: Hukuk alanında doktora yapmış olanlar “sadece mülâkata” tabi tutulacaktır. Görüyorsunuz; “doktora yapmış olanlar”ın durumu doktora yapmayan adaylara kıyasla daha sallantıdadır! “Mülâkat Kurulu”nun birinci gruba ilişkin yetkisinin kelimenin tam anlamıyla “mutlak” olduğunu söyleyebiliriz herhalde... Böyle bir seçimin “objektif” kriterlere göre yürütüldüğünü kim iddia edebilir?


Kürşat Bumin, Yeni Şafak
08.12.2007