Anayasa tartışmasına devam

 

Dünkü yazımda yürürlüğe giren “Hâkimler ve Savcılar Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun”dan bahisle, Kanun'un getirdiği değişikliklerin konuya ilişkin “Sivil Anayasa Taslağı”nda yer alan önerilere hepten kayıtsız biçimde düzenlendiğini söylemiştim. Taslak'ı bu amaçla bir kez daha gözden geçirirken, dosyaya ilişkin –Taslak açıklandığında- aldığım bazı notları da hatırlamış oldum.

Biliyorsunuz; “Taslak”, açıklandığı ilk günlerde epeyce heyacan yaratmasına rağmen araya başka olayların girmesiyle bu heyecan hızla soğumuş, hatta neredeyse unutulmuştu. Ama şimdi görüyoruz ki, dosya tekrar açılmaktadır. “Anayasa Platformu Girişimi”nin bu hafta sonu Ankara'da düzenlediği iki gün sürecek “Anayasa Platformu Ulusal Çalıştayı” bu dönüşün örneklerinden birisidir. Prof. Ergun Özbudun'un bu hafta Zaman gazetesinde yayımladığı “Sivil anayasa tartışmaları eleştiriler ve cevaplar” başlıklı iki yazı da bu çerçevede akla gelen ikinci örnek.

Dolayısıyla bugün ben de, elimdeki notlara bakarak, “Taslak”a ilişkin eleştirilerimden bazılarını dile getirmek istiyorum.

Bir kere her şeyden önce -benim uzun zamandır ısrarla belirttiğim- terminolojiye ilişkin bir sorun:

82 Anayasası, “cumhuriyet” ve “devlet” terimlerini canının istediği gibi kullanan bir anayasadır. “Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir” (madde 1) diye başlayıp, “Türkiye Cumhuriyeti” (madde 2) diye bir adım atıp, üçüncü adımda (madde 3) tekrar “Türkiye Devleti”ne dönmektedir.

Yani bir bakıma, “cumhuriyet” terimini kullanan ama ne olur ne olmaz bir yanlış anlaşılma olmasın diyerekten olsa gerek “devlet”siz de yapamayan bir terminoloji.

Benim bu çerçevede “Sivil Anayasa”dan beklentim, Fransız Cumhuriyeti Anayasası'nda karşımıza çıktığı gibi, bu “tereddüt”e bir son verilip, yeri geldiğinde sadece “cumhuriyet”ten söz edilmesi yönündeydi. “Cumhuriyet” terimi tek başına anlatılmak istenen her şeyi çok güzel anlattığına göre bu çift dilde ısrarın ne anlamı vardı.

“Sivil Anayasa”nın bu meseleye (de) eğildiği anlaşılıyor. Taslak, 82'nin “devlet”li üçüncü maddesini “Türkiye Cumhuriyeti” diyerek başlatarak bu niyetini açıklıyor. Ancak bana göre iş yine yarım kalmış. Çünkü Taslak'ın 4. maddesi de 82'nin 5. maddesi gibi “Devletin temel amaç ve görevleri”nden söz ediyor. Oysa bu başlık pekâla, “Cumhuriyetin temel amaç ve görevleri” şeklinde formüle edilebilirdi. Çok da güzel olurdu doğrusu...

Niçin? Çünkü biz vatandaşlar “devletin evlatları” değil, olsa olsa “cumhuriyetin evlatları” sayılırız da ondan...

Sizi bilmem ama bir vatandaş olarak ben böyle isterim. Anayasa'nın hep “cumhuriyet”ten söz etmesini, ağzına “devlet”i almamasını tercih ederim.

“Türkiye Cumhuriyeti” tek başına yeter, çünkü bu ad devletin olduğu gibi aynı zamanda politik rejimin de adıdır. Oysa “Türkiye Devleti”nin bu şekilde –yani “politik rejimi”n adını koyan bir biçimde- bir marifeti yoktur.

“Sivil Anayasa”nın eksik bıraktığı ikinci husus, “egemenlik”e ilişkindir.

82 ve önceki anayasalar gibi Taslak da “egemenlik kayıtsız ve şartsız milletindir” diyor.

Oysa bu doğru değil... Egemenlik milletin-halkındır (ona aittir) ama “kayıtsız ve şartsız” değildir. Bize Rousseau'cu egemenlik anlayışını hatırlatan bu formül, 1921 Anayasası için doğru olabilirdi, ama özellikle Anayasa Mahkemesi'nin anayasaya girmesinden sonra “doğrudan demokrasiyi” ya da “emredici vekâlet”i hatırlatan bu ilke artık sadece siyasetçilerin sırası gelince haykırmaktan zevk aldıkları ama temeli olmayan bir ilkeye dönüşmüştür.

Bakın zaten,Fransız Cumhuriyeti Anayasası bile “Egemenlik halka aittir” demekle yetinmiştir.

Gelelim “egemenlik kullanılması” meselesine:

Egemenliğin kimler tarafından kullanılacağı “Sivil Anayasa Taslağı”nda da şöyle ifade edilmiş:

“Türk Milleti, egemenliğini, Anayasanın koyduğu esaslara göre, yasama, yürütme ve yargı organları eliyle kullanır.”

Bu fıkra, 61 ve 82'deki halinden ( “...yetkili organları eliyle kullanır.”) farklıdır ama bence bu haliyle de sakıncalıdır.

İsterseniz bu konuda da Fransızlar ne diyor ona bakalım:

Halk egemenliğini sadece “temsilcileri ve referandum yoluyla” kullanılır.

Görüyorsunuz; “yürütme” yok, “yargı organları” yok. Sadece “temsilciler ve referandum yoluyla”.

Bilmiyorum, “Bunların arasına 'yürütme' ve 'yargı organları'nı da soksak ne farkeder” diyor musunuz?

Bence çok fark eder. Çünkü “yürütme” ve “yargı organları”nın egemenliğin kullanım yolları olarak işe karışması “egemenlik kuramı”yla zor bağdaşır. Halk-Millet egemenliğini temsilcileri ve referandum yoluyla kullanırken tabii ki anayasanın çizdiği çerçeve içinde kalacaktır. Dolayısıyla, “yargı organları”nın ve de “yürütme”nin halkın egemenliğinin kullanım yolları arasında anılmamasından hukuk devletinin ya da anayasal demokrasinin amaçlanmadığı gibi yanlış bir sonuç çıkarılmamalıdır. “Egemenlik” kavramı çerçevesinde yerleri yoktur o kadar...

Sivil Anayasa bahsini yarınki yazıda da sürdürelim...


Kürşat Bumin, Yeni Şafak
09.12.2007