Türkiye’nin bir numaralı hedefi, bir numaralı dış politika önceliği nedir?
AB’ye katılım. AB’ye “aday üye” konumunda olan herhangi bir ülke için de budur ve böyle olmuştur. Üstelik, Türkiye, 17 Aralık 2004 Brüksel Zirvesi’nden sonra “aday üye +” konumunda, “katılımcı üye” statüsündedir. Çünkü, o zirvede alınan kararla “tam üyelik için katılım müzakereleri”ne başlaması için tarih almış ve 3 Ekim 2005’te katılım müzakereleri başlamıştır.
AB, 2008 Zirvesi yarından sonra başlıyor. Zirve kararlarının metni, zirveden hemen önce yapılan dışişleri bakanları toplantısında hazırlanır, zirve, o metne genellikle uyar. AB’nin yarınki zirvesinde alınacak kararların metni, Türkiye’de ciddi hoşnutsuzluk uyandıracak bir dille kaleme alındı. “Katılım” sözcüğü metinden çıkarıldı. Sadece “müzakereler”den bahis var.
Bu, başlı başına, Fransa’nın -Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy’nin- marifetiyle Türkiye’nin AB’deki statüsünün “erozyon”a uğradığı anlamına geliyor. Yani Türkiye, “Katılımcı ülke" konumuna sokuldu. “Aday üye +”dan daha iyi bir yerde değil.
Gelinen bu durumda, sadece Fransa’yı suçlamak, yanlış olmasa bile, doğrunun tümünü de ifade etmiyor. Bu durumda, Türkiye’nin, özellikle siyasi iktidarın, Türkiye’nin AB önceliklerini belirgin bir şekilde savsaklamasının da payı var. Kamuoyunda “AB önceliği” öylesine düşük düzeyde ki, dışişleri bakanları toplantısında kabul edilen metin, bundan iki-üç yıl önce tüm ülkeyi sarsacak, tüm gazetelerin manşetlerini süsleyecek önemdeyken dünkü Türk gazetelerinin, herhangi birinin manşeti olmadığı bir yana, pek azında birinci sayfada yer aldı.
Bu görüntüde baş sorumluluk, “siyasi önderlik” yapmak yerine, “kamuoyu yoklamaları”na bakarak “siyaset yapmayı” tercih edenlerde olmalıdır.
*** *** ***
Siyasal iktidar, önceliği, iktidarını sağlama almaya vermiş durumda. Türk-İş’den YÖK’e kadar atılan her adım, hesaplı ve planlı bir “iç stratejik yolculuk”un ipuçlarını veriyor. “Demokratik reform süreci”ni canlandırmanın sözü var ama kendisi elle tutulur biçimde gözükmüyor.
Türk Ceza Kanunu’nun başa bela 301. maddesinden Vakıflar Yasası’na, azınlık haklarına, Türkiye’nin “demokratik standartları”nı ve dolayısıyla “yaşam kalitesi”ni AB düzeyine getirtecek her adım savsaklanmış, askıya alınmış, üzerlerinde zorunlu “zihni enerji” harcanmamış vaziyette.
Bu halde, genel olarak Türkiye’nin, özel olarak siyasal iktidarın, AB’deki gelişmelerden duyduğu ve haksız olmayan “hayal kırıklığı”nın elbette payı var ama bu, gelinen noktayı açıklamak bakımından bir araç olabilir. Türkiye-AB ilişkilerinin içinde bulunduğu “erozyon”a “mazeret” olamaz.
Bununla birlikte, 14 Aralık’ta başlayacak AB Zirvesi öncesi varılan noktayı gereğinden fazla “dramatize” etmemek gerekiyor. Sonuç bildirgesinin Türkiye ile ilgili bölümünden “katılım” sözcüğünün çıkarılması, Türkiye’nin AB’ye “katılımı”nın, bugünden farklı bir noktaya eriştiğine, daha da zorlaştığına ve bundan önce bu sözcüğün yer aldığı AB kararlarının “müktesabat”a girmiş olduğu gerçeğini ortadan kaldırmıyor.
Metnin böyle düzenlenmesi, kuşkusuz, Türkiye’nin “Avrupalı olduğu”na ilişkin güçlü rezervleri bulunan Nicolas Sarkozy Fransa’sının işi. Ancak, AB sonuç bildirgesinin Türkiye bölümünde “katılım müzakereleri” sözcüklerinden “katılım”ın çıkarılması, bazı heyecanlı ve öfkeli yorumcuların “AB Fransa’ya teslim” değerlendirmesini doğru ve haklı çıkartacak nitelikte de değil. Tersine, varılan nokta, “AB’nin Fransa’ya teslim edilmemesi”ni sağlamak için Fransa’ya verilmiş bir “taviz” niteliğinde.
Sarkozy’nin AB’ye katkısı, esas olarak, “AB’nin sınırlarını belirleme yetkisi” ile donatılacak “âkil adamlar” önerisi olacaktı. Bunun AB tarafından benimsenmesi, “AB Genişlemesi”nin Türkiye’yi dışarıda bırakacak şekilde belirlenmesine kapı aralayacaktı. Sarkozy’nin bu önerisi reddedildi. “Âkil adamlar”, Sarkozy’nin istediği yetkilerden arınarak laf olsun kabilinden bir “danışma kurulu” konumuna indirgendi.
Ayrıca, Fransa’nın iki başlıkta daha Türkiye ile fiili müzakerelere geçilmesine engel olmasının da önüne geçildi. Bunun pratikteki anlamı, Türkiye’nin uzun süredir “istasyonda bekleyen AB treni”ne “start” verilmesi, “müzakere süreci”nin harekete geçirilmesidir.
“Katılım” sözcüğünün, Fransa direnmesi sonucunda metinden çıkarılması, bu iki önemli “AB kazanımı”na karşı verilmiş, “pratikte”, “olmazsa olmaz” düzeyinde görülemeyecek bir taviz olarak pekala algılanabilir. Yani, metin, “Türkiye’ye karşı bir AB tavrı”ndan ziyade, AB içindeki “dengeler”i yansıtıyor. Türkiye yanlısı tavır koyan AB ülkeleri arasında, İngiltere, ayrıca İspanya ve İtalya’nın ve İsveç’in yer aldığını önemle kaydetmeliyiz. “AB, Türkiye’yi istemiyor” gibi saçma sonuçlara varmamalıyız.
Bunu böyle algılayan ve AB’nin aldığı bu kararın “aslında o kadar da vahim olmadığını” anlatan Türk diplomatları yanılmıyorlar.
*** *** ***
Türkiye’nin AB tam üyeliği, bir başka deyimle “katılım” gerçekleştiği takdirde, “AB Genişleme” takvimine bakıldığında, en iyimser 2015 veya 2017 tarihlerinde söz konusu olacak. O tarihte, Türkiye’nin nerede olacağını kestirmek şu anda imkânsız. Tabii, AB’nin de.
Ayrıca, o tarihlerde Türkiye’nin “siyasi iktidar konfigürasyonu”nu da bilemeyiz. Bundan sonraki “yasama dönemi”ne denk gelecek. Aynı durum, Türkiye’nin “tam üyeliği” -her üye ülkenin onayından geçeceğini göz önüne alırsak- Fransa ve birçok Avrupa ülkesi için de geçerli.
Türkiye’nin AB katılımı için söylenmiş “Yolculuğun kendisi, varış noktasından daha ilginç - The journey is more interesting than the destination" şeklinde bir söylem var. Türkiye için bu “yolculuğu” doğru dürüst yapmak, Türkiye’yi dönüştürmek ve AB standartlarına ulaştırmak çabası, işin en savsaklanamayacak, en çarpıcı yanı...
Cengiz Çandar, Referans
12.12.2007
|