| |
Milliyet'in "Tehlikeli bölünme" şeklindeki dünkü manşeti hepimizi "Nereye gidiyoruz?" sorusunu sorup derin derin düşündürmek zorunda Nitekim, yakın tarihi yaşamış insanlar olarak, Türkiye'deki toplumsal dinamiklerin hep bölünmeden yana işlediğini gördük.
Bunu önce kanlı sağ-sol çatışmalarında yaşadık ve bundan hiç kimse bir şey kazanmadı. Ardından Kürt sorununun patlak vermesiyle etnik bazda bölündük, ki bunun kanlı sonuçlarını hâlâ yaşıyoruz.
Şimdi de din odaklı olarak, hem "laik-dinci" ekseninde hem de "Alevi-Sünni" ekseninde, belki de bu bölünmelerin en tehlikelisini yaşıyoruz.
Fazıl Say'ı anlayabilmek
Özetle, siyasi eğilimi, dini inancı ve etnik kökeni ne olursa olsun, herkesin haklarının kanunlarca teminat altına alındığı, "muasır medeniyet" anlayışıyla uyumlu demokratik ve uygar bir toplumu hâlâ ortaya çıkaramadıysak, bunun nedenlerini araştırmak zorundayız.
Ancak bunun için rasyonel düşünme kapasitesi gerekiyor. Örneğin, "türbanı dış güçlerin başımıza sardığını" savunmak gibi mantıksızlıklardan sıyrılıp Fazıl Say'ı "Onlar yüzde 70, biz yüzde 30 olduk" dedirtecek noktaya bizi Türkiye'nin hangi nesnel koşullarının getirdiğini anlayabilmemiz lazım.
Çözüm, Kopenhag Kriterleri
Geriye doğru baktığımızda, Tanzimat'tan bu yana reformlara hep direnip mevcut düzeni çoğu kez baskı ve şiddet yoluyla korumaya çalışma güdümüzün ülkemize hep zarar getirdiğini görüyoruz.
Tümünü Batı'dan aldığımız ilkelere dayanan Atatürk dönemi ise Türkiye'nin gerçek anlamdaki tek reformist dönemdir. Cehalet içinde yüzen geri kalmış bir toplumu o sırada tepeden tırnağa değiştiren devasa reformların yanında, bugün "reform" adına toplumsal huzur için atılması gereken en basit adımların dahi atılamaması hazindir.
Oysa kim acaba Türkiye Cumhuriyeti'nin, Osmanlı'nın küllerinden, Batı'dan aldığımız değerler sayesine yaratıldığını inkâr edebilir? Aynı şekilde, Türkiye'nin bugünkü sorunlarının çözümünün de, Batı'dan gelen ve günümüzde "Kopenhag Kriterleri" diye adlandırılan reformlarda yattığını samimi olan kim inkâr edebilir?
Bu gidişi AB durdurur
Fakat Osmanlı'nın son dönemini yaşamış olan elit bir tabakamızın zamanında çok net bir şekilde gördüğünü, 85 yıl sonra inkâr etme eğilimleri ülkemizde giderek ağır basıyor. Özetle, Türkiye Batılı değerlerden giderek uzaklaşıyor. Bu yüzden de cumhuriyetimizin temel direklerini oluşturan değerlerin önemi azalıyor.
Bu gidişi durduracak olan ve yepyeni bir vizyona dayanan tek olgu ise AB perspektifidir. Bu perspektif de zaten, 85 yıl önce hedeflenen "Batı'ya yönelişin" bugüne kadarki en somut halidir. Nitekim, askeri kesim dahi, her zaman bunun ruhuna göre davranmasa bile, bu perspektifi "jeostratejik bir zorunluluk" olarak tanımlamıştır.
Reformların takipçisi olmalı
Onun için, sırf "AKP sahiplendi" diye, olmayacak vehimlerle, AB'yi "tu kaka eden" yaklaşımlardan vazgeçmenin zamanı geçmiştir. AKP'nin "AB perspektifinden" neyi anladığı artık netleşmeye başladığına göre, çağdaş bir Türkiye isteyen herkes bu perspektife gerçek anlamda sahip çıkmak ve bunun için gerekli reformların takipçisi olmak zorundadır.
Türkiye tehlikeli bir bölünmeye doğru gidiyor. Bunu önlemenin yolu ve çağdaş bir Türkiye için en büyük güvencemiz AB yoluyla gelen değerlerdir.
Semih İdiz, Milliyet
11.02.2008
|