Kanunla neyi yasaklayacağız?

 

Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı ve son anayasa değişikliğinin iki mimarından biri olan Devlet Bahçeli, partisinin grup toplantısında dün bu köşede çıkan yazıda öne sürülen hukuki görüşü doğruladı ve "Eğer çarşaf, peçe ve benzeri giysilerle üniversiteye girilmemesini istiyorsak, YÖK Kanunu'na ek 17. maddeyi de değiştirmeliyiz" dedi.
Sadece benim değil hemen hemen bütün anayasa hukukçularının (ve bu arada Bahçeli'nin de) üzerinde birleştiği görüşü hatırlatayım izninizle: Halen Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün onayını bekleyen anayasa değişikliği yürürlüğe girdiğinde, eğer bu değişiklik Anayasa Mahkemesi'nin 1989 ve 1991'deki kararlarına dayanan Danıştay içtihadını değiştirme gücüne sahipse, o zaman üniversiteye sadece 'annelerimizin başörtüsü' denen baş örtme biçimiyle değil, çarşaftan peçeye kadar her türlü örtüyle girmek serbest demektir. (Yok bu değişiklik Danıştay'ın içtihadını değiştirmesine yetmiyorsa, zaten hiçbir baş örtme biçimi serbest değil demektir. Yani bütün bu gürültü boşuna kopmuştur.)
Her an yürürlüğe girmesi beklenen anayasa değişikliği ile getirilen 42. maddenin yeni fıkrasını da hatırlayalım: "Kanunda açıkça yazılı olmayan herhangi bir sebeple kimse yükseköğrenim hakkını kullanmaktan mahrum edilemez. Bu hakkın kullanımının sınırları kanunla belirlenir."
Yani Anayasamızın yeni hükmü diyor ki, kanun neyin yasak olduğunu açıkça yazmalıdır. Tekrar edeyim, neyin serbest olduğunu değil, neyin yasak olduğunu yazmalıdır!
Peki Adalet ve Kalkınma Partisi ile MHP'nin üzerinde uzlaştığı, dün de Devlet Bahçeli'nin hatırlattığı Ek 17. madde değişikliği teklifi ne diyor: "Hiç kimse başının örtülü olması sebebiyle yükseköğrenim hakkından yoksun bırakılamaz ve bu yönde uygulama ve düzenleme yapılamaz. Ancak başın örtülmesi, kişinin yüzü ve açık kimliğinin tanınmasına imkân verecek ve çene altından bağlanacak şekilde olması gerekir."
Son cümledeki bozuk Türkçe bir yana, bu maddenin Devlet Bah-çeli'nin açıkça dile getirdiği kaygıları (çarşaf ve peçeyle girilmesin) giderici nitelikte olup olmadığı son derece tartışmalı.
İki cümlenin birincisi, uygulamacılara bir kısıt getiriyor, biçimi ne olursa olsun baş örtmenin öğrenim özgürlüğünü engellemeyeceğini emrediyor. İkinci cümle ise bu serbestiyete mefhumu muhalifinden bir ayrım getiriyor: 'Yüzün gözükmesine, kimliğin tanınmasına engel olan ve çenenin altından bağlanmamış olan örtüler hariç' demiş oluyor.
Söz konusu madde teklifinin yasalaşması halinde Anayasa Mahkemesi'nin buna vize verip vermeyeceği tartışmasını bir yana bıraksak ve bu yasanın uygulanacağını varsaysak bile, örneğin çarşafın engellenmesi pek mümkün gözükmüyor. Çünkü çarşafı da pekâlâ çene altında bir düğümle bağlamak ama örtünün sadece saçı değil bütün vücudu kapsamasını sağlamak mümkün.
Kaldı ki, maddenin kendisi son cümlesindeki ayrım dışında başörtüsünün engellenemez olduğunu söylediğine göre, maddenin Anayasa'ya uygunluğu ortaya çıkacak olursa, Danıştay'da çene altından olmayan bağlama biçimleri için yapılacak savunmaları ben şimdiden hayal edebiliyorum.
Danıştay, benim hayal ettiğim savunmalara rağmen çene altı olmayan bağlama biçimlerini 'disiplin suçu' sayıp öğrencilerin okuldan atılmasını onaylayacak olursa, o öğrencilerin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nde davalarını kazanmaları büyük bir olasılık olarak karşımıza çıkacak.
Kısacası, başörtüsünü bir kez serbest bıraktınız mı, bunun şu veya bu bağlama biçimiyle sınırlanabileceğini hiç sanmıyorum.
Kaldı ki, böyle bir sınırlama girişimi zaten çok saçma da olur. Her ne kadar yasa sözünü etmese de, başını örtenlerin bunu 'dini inançlarının gereği' olarak yaptıklarını, Meclis'in de Anayasay'ı bu sebeple değiştirdiğini hepimiz biliyoruz. Laik bir devletin vatandaşlarına yasayla dinlerini nasıl uygulayacaklarını söylemesi biraz tuhaf bir durum değil midir?


İsmet Berkan, Radikal
13.02.2008