Ortak sahtekarlık ve yalancılık

 

Böyle bir makale başlığı TCK 301 kapsamına girer mi, girmez mi bilemiyorum ama aşağıda neden böyle bir tercih yaptığımı açıklamaya gayret edeceğim.

Kar yağdı böyle oldu, ben yaklaşık üç gün evimden dışarıya pek çıkmadım ve böylece de bol bol dergi, kitap karıştırdım, film seyrettim ve doğal olarak da arada sırada televizyon ekranlarına baktım.

Bu kar günlerinden birinde de önemli bir televizyon kanalına, önemli bir sunucunun yaptığı programa KKTC Başbakanı Sayın Ferdi Sabit Soyer çıktı ve haftasonu gerçekleşen cumhurbaşkanlığı seçimleri, Papadopulos’un az bir farkla da olsa ikinci tura kalamamasının geleceği nasıl etkileyeceği konusunda görüşlerini aktardı.

Bu yazının konusuyla alakası yok ama Denktaş’tan sonra Papadopulos gibi bir çözümsüzlük yanlısının da Kıbrıs siyasetinde kenara çekilmesini mükemmel bir fırsat olarak değerlendiriyorum.

KKTC Başbakanı Sayın Ferdi Sabit Soyer’in yorumlarını izlerken bir anda sunucu araya girdi ve bir son dakika haberini iletmek istediğini duyurdu ve Başbakan’dan hatta kalmasını rica etti.

Ben, bu tecrübeli ve iyi niyetinden hiç kuşku duymadığım sunucunun bir Başbakan’ın sözünü kesip bir habere bağlanmak istemesi karşısında doğrusu biraz korktum ve çok önemli, dünyada sadece Ankara’nın tanıdığı bir hükümetin Başbakan’ının sözünü kesecek kadar önemli, sansasyonel bir olay olduğunu düşündüm ama bir-iki saniye sonra KKTC Başbakanı’nın sözünün Tekel’in sigara ihalesine ilişkin bir haber için kesildiğini anladım, ilk refleks olarak içim büyük bir olay olmadığı için rahatladı ama hemen arkasından aslında bu yaşanan olayın bizzat kendisinin hepimiz için çok vahim olduğunu düşünmeye başladım.

KKTC Başbakanı sözünü tamamladıktan hemen sonra pekala verilebilecek, dakikalar mertebesinde bir gecikmenin hiç de önemli olmadığı bir haberin konuşma arasına girmiş olması belki de hepimizin ve işin ilginç tarafı belki de Sayın Soyer’in de bilinçaltıyla ilgili ilginç bir ipucu.

***

Bilindiği gibi KKTC’yi bağımsız bir devlet olarak sadece Ankara tanıyor, bizim dışımızda bir askeri müdahale sonucu kurulmuş bu ülkeyi tanıyan başka bir BM üyesi devlet yok, olması da kolay değil zira ortada 1983 tarihli bir BM kararı mevcut.

Bizler de senelerdir KKTC’nin bir-iki devlet tarafından tanınması için çırpınıyoruz ama sonuç yok.

Bizim de KKTC’yi ne kadar benimsediğimiz şüpheli zira mesela bir önceki Cumhurbaşkanı Sayın Sezer döneminde hatırladığım kadarıyla KKTC Cumhurbaşkanı Sayın Talat Çankaya’ya adım atamamış idi.

Kar tatili günlerinde önemli bir TV kanalında yaşanan bu söz kesme meselesi de aslında hepimizin KKTC’yi bir devlet, KKTC Başbakanı’nı da bir başbakan gibi algılamadığımızın somut bir kanıtı.

Sayın Soyer’in de bu muameleyi kabulü aslında kendisinin de kendini bir Başbakan gibi görmediğinin göstergesi, madalyonun öbür yüzü de böyle.

KKTC’yi tanıyan tek ülke Türkiye ise, bu ülkenin Başbakanı’nın sözünün sigare ihalesi için kesilmesi protokoler açıdan pek uygun değil; aynı TV kanalı acaba Sayın Recep Tayyip Erdoğan telefonla yayına bağlansa bir sigara ihalesi için yayını kesmeye cüret edebilir mi?

Şayet Sayın Erdoğan’a reva görülemeyecek bir muamele Sayın Soyer’e görülüyor ise, bu durum aslında hepimizin KKTC’yi ve yöneticilerini ülke ve devlet yöneticisi olarak görmediğimizin güçlü işaretidir.

Ama iş siyasal propagandaya geldiğinde KKTC için söylenmeyen saçma sapan hamasi nutuk kalmıyor; bir AB ülkesi yöneticisi KKTC’nin uluslararası statüsünü sorguladığında da demediğimizi bırakmıyoruz ama Başbakanını pek ciddiye almıyoruz.

Kanımca mesele sıradan bir protokoler hata değil, ortak bir sahtekarlığın dışa vurumu.

Ortak sahtekarlık ve yalancılık dediğim de tam da bu.


Eser Karakaş, Star
20.02.2008