| |
Ben, kendimi hem milliyetçi, hem muhafazakâr, hem liberal, hem de sosyal adaletçi hissediyorum. 'Sen de ne çok şeymişsin!' demeyiniz. Aslında sokaktaki insanımız da benden farklı değildir. Millî ve manevî değerlerine, örf, âdet ve geleneklerine bağlı, yeniliğe açık, yasakçılığa karşı, fakirin yanında bir toplumumuz var. Siz bakmayınız tepedekilerin tepinmelerine, ille de 'mozaik' olarak gösterilmeye çalışılan toplumumuz renkleri âhenkli bir tabloya benzer.
Lâkin, aydınlar için aynı şeyleri söyleyemeyeceğim. Kafaları bir hayli karışık aydınların peşin hükümleri, devrevî ve değişken tavırları, menfaat hesapları vardır. Aydın geçinen siyaset adamlarının, medya mensuplarının ve bilim adamlarının, sosyal ve siyasal olaylar karşısında, geçmişin yüklediği değer yargılarından sıyrılıp objektif bakış kazanmaları kolay değildir. Özellikle hayat tarzı ve dünya görüşü, olaylara bakış açısını derinden etkiler.
***
Ekonomik ve siyasî doktrinler konusunda bir hayli mürekkep yalamış naçizane bir aydın olarak 'liberalizm'e hep sempatiyle bakmışımdır. Soğuk Savaş yıllarında, üniversitelerde hocalarımız, liberal iktisatçıların geliştirdiği ekonomi biliminin imkânlarıyla derslerini anlatırken, sosyalizme ve sosyal demokrasiye methiyeler düzerler; 'sosyal refah devleti'nin aşkıyla yanıp tutuşurlar; liberalizm ve kapitalizm ile alay ederek yerden yere vururlardı... Hobbes'un 'homo homini lupus' (insan insanın kurdudur) egoizminden başlayarak Adam Smith'in 'laissez faire, laissez passer' (bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler) düsturu ile alay ederler; 'invisible hand' (görünmeyen el) doğallığını âdeta kabalistik bir hüviyetle ironik şekilde takdime çalışırlardı. O yıllarda birçok kişinin nazarında 'Wealth of Nations' (Milletlerin Zenginliği, A. Smith) bir tabu, 'Das Kapital' (Sermaye, K. Marx) bir ideye dönüşmüştü. Liberal düşünce ise sanki devlet için değil, tüm ülke için bir 'Leviathan'dı (Ejderha, Hobbes) artık... Şimdiki bazı liberal geçinenlerin birçoğu o yıllarda kopkoyu birer marksist devletçiydi...
Yıllar sonra marksizmin kıblesi yıkıldı; siyasî ve ekonomik bakımdan geçersizliği ortaya çıktı ve liberal düşüncenin yıldızı, bütün dünyada daha fazla parlamaya başladı. 1989 Kasımı'nda merhum Özal Cumhurbaşkanı seçildiği sırada TBMM'de yaptığı konuşmada, kendine mahsus pragmatik üslûbu ile 'üç hürriyetler' tezini gündeme getirmişti. Bugün liberalizm ve liberal düşünce, yeniden gündemin baş maddesi hâline gelmiştir. 'Farklılıklar çağı' da denilen ve farklı olana hoşgörüyle bakılan günümüz postmodern toplumunda liberal düşünce, hürriyetçi ilkeleri ve dayatmalara karşı çıkan tavrı ile benimsenmekte; devletin hegemonik bir yöntemle bireyi ve toplumu yönlendirmesi yerine, farklı ve yaratıcı olmaya olumlu bakmaktadır. Şüphesiz liberalizme, insanı yalnızlaştırdığı ve topluluk bağlarını koparıp dayanışmayı yok ettiği şeklinde eleştiriler de yapılmakta ve buna karşı komüniteryan yaklaşımlar öne
sürülmektedir. Ancak, bizimki gibi 'Devlet' alanının bireyi ve özgürlükleri yuttuğu bir ortamda, jakoben zorbanın görünmeyen eli yerine, piyasa ekonomisinin 'görünmeyen eli' tercihe şâyandır. Hayek'in ifadesiyle, liberalizmin esası, 'toplumun kendiliğinden düzeni' ve 'devletin müdahale etmemesi'dir.
***
Bu çerçeveden toplumdaki kanaat önderlerini ve köşe yazarlarını incelediğimizde, liberal düşüncenin, kişilerin önceki görüşlerinin tesirinde kalınarak saptırıldığı ve bir 'doku uyuşmazlığı' tablosunun ortaya çıktığı görülür.
Bu doku uyuşmazlığı, İslâmcı çevreler bakımından, TCK'da, 'zinanın suç olarak düzenlenmesi' nde kendini göstermiştir. Buna benzer bir doku uyuşmazlığı Milliyetçi çevreler bakımından, TCK'da 301. maddenin düzenlenmesinde görülmüştür. 'Başörtüsü/Türban' meselesi ise, Liberal düşüncenin eski marksist-devletçi doku uyuşmazlığını ortaya çıkarmıştır. Bu son grubun, çağdaş yaşamcı çevresinin 'gerici' ithamlarından da etkilendiği anlaşılmaktadır. Muhafazakâr sağın bütün imkânlarından yararlanan bu grubun, diğer özgürlükleri bahane ederek, başörtüsü yasağının kaldırılmasında takındığı olumsuz tavrı anlamak ve liberal düşünce ile bağdaştırmak mümkün değildir.
Siyasî iktidarı eleştirmek başka, liberal hürriyetlerden yana olmak başkadır. Gerçekten, insan hak ve özgürlüklerinin tam olarak sağlandığı demokratik bir Türkiye istiyorsak, geçmişin ve çevrenin baskısından kurtularak liberal hürriyetleri her zeminde savunmak mecburiyetindeyiz.
Hasan Celal Güzel, Radikal
21.02.2008
|