Garabet mi, hukuk mu?

 

Biz bu filmi görmüştük ama işte olaylardan ders almayan toplumlar aynı filmleri tekrar tekrar izlemek zorunda kalıyor.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın AKP için açtığı kapatma davası bir anda ülke gündemini bu olaya kilitledi.

Şu ana kadar farklı yorumların arkası kesilmedi. Açılan davayı haklı görenlerle, hiçbir demokratik ülkede bu gerekçelerin kapatma nedeni olamayacağını söyleyenlerin karşıt görüşleri, yorumları herhalde kararın açıklanacağı güne kadar sürecektir.

Başbakan Erdoğan da dün Siirt’te yaptığı konuşmada görüşlerini açıkladı ve “Meydan okuma yolunu seçmeyecektir” diyenlerin aksine meydan okudu.

Davanın AKP’ye değil milli iradeye karşı atılmış bir adım olduğunu...

Bu garabeti yaşatanların bunun utancını da yaşayacağını...

Yargı kurumunun millet adına yetki kullanamayacağını...

“Demokrasi dışı yöntemlere” prim vermeyeceklerini...

Hayalini kurdukları yarınların 3 altın anahtarının; umut, birbirimize bağlılık ve istikrar olduğunu...

Medeniyet yolunda tökezlemelerini isteyenlerin bu birliği, umudu ve istikrarı bozmayı başaramayacağını...

Ülkenin rotasının tekrar karanlığa çevrilmesine izin vermeyeceklerini söyledi (daha doğrusu iki yanında yer alan şeffaf ‘prompter’lardan okudu.)

“Birbirimize kenetlenmemiz, gönül kırıklıklarını gidermemiz gereken günlerdeyiz” dedi.

Aslında 21. yüzyıl Türkiye’sinde siyasi partilerin kapatılacağını düşünmek zordur, hiç kimse, hiçbir aydın kafa parti kapatılmasını onaylamaz ama acaba bu rahatlık, özellikle de girmek istediğimiz AB’nin buna karşı çıkacağı inancı demokrasi ve hukuk kurallarının hiçe sayılması hakkını partilere verir mi?

Seçimi yüzde 45.6 oyla kazanmış olmak (ki bu yüzde 60 da olsa fark etmez) yani “milli iradenin” bir partiyi yönetime getirmiş olması o partiye her istediğini söyleme ve yapma hakkını verir mi?

DEMOKRASİ YA DA MONARŞİ!

Siyasi sorumluluk taşıyan, ülkenin geleceği, toplumun huzurundan sorumlu olan iktidarlar devletin diğer kurumlarıyla uyum ve uzlaşma içinde olmak zorunda mıdır, yoksa her kurumu hiçe sayarak “padişahlık” benzeri başına buyruk uygulamalar yapabilir mi? Aynı şekilde Meclis’e girmiş diğer partiler (terör örgütüyle ortak hareket etmek ve bunu açıkça söylemek gibi) hiçbir kuralın olmadığı sınırsız özgürlüğe mi sahip olmalıdır?

Cevaplamamız gereken sorular bence bunlardır.

Başbakan Erdoğan seçimi kazandığı 22 Temmuz akşamı TV’lerden halka güzel ve yapıcı, birleştirici, rejime saygılı bir konuşmayla seslendi. Yalnız kendi seçmenini değil herkesi ümitlendiren bir konuşmaydı bu... Ama seçimin hemen arkasından Başbakan’ın sözleri unutuldu. AKP o konuşmayla taban tabana zıt, ayrıştırıcı, düşman kutuplar yaratan, neredeyse bir çoğunluk diktatörlüğünü çağrıştıran söylem ve eylemleri uygulamaya koydu. Özellikle Başbakan “biz ve siz” ayrımına her konuşmasında yer verdi.

İktidar Partisi o kadar radikal, gözle görülür bir değişiklik içine girdi ki daha önceki 5 yılını bile aratır oldu; kendisini destekleyen “liberal demokrat” yazar ve akademisyenler bile bu değişikliğe tepki gösterdiler.

Sonunda maalesef gelinen noktada; “hukukun üstünlüğü” söz konusu olan bir hukuk devletinde demokratik mekanizma işlemekteyken Başbakan’ın bunu “demokrasi dışı yöntem”, “garabet”, “milli iradeye karşı adım” olarak adlandırması son derece yanlıştır.

ÜÇ ALTIN ANAHTAR

Gösterdiği üç altın anahtardan “umut” toplumun önemli bir kısmında yok olmuş, “birbirimize bağlılık” onların gayretiyle “biz-siz” kutuplaşmasına, hatta “düşmanlaşmaya” dönmüştür. “İstikrar” dediği ekonomik istikrar ise sallanmaktadır. Onun dışında tek istikrar “türban teşviki” konusunda görülmüş, küçücük çocuklar bile türbanlı-çarşaflı hale gelmiştir.

Siyasetçi her hakkını söke söke alırken emekli, işçi, emekçi, hasta, çoluk çocuk hakları ellerinden alındığı için sokaklardadır.

Kısacası üç anahtarın altınlığı filan kalmadı, “birbirimize kenetlenme, gönül kırgınlıklarını giderme” noktası da çoktan geçildi.

Her şeye rağmen umalım da AKP kendini toparlasın, hatalarını görsün ve parti için kapatma kararı da çıkmasın.

Umalım da rejimle uğraşmaktan da vazgeçsin. Laikliğin teminatının şahıslar değil, “hukuka saygı” olduğunu anlasın.

“Evrensel standartta hukuk”a ulaşmaktan söz edenlerin ise daha önceki AİHM kararlarına bakmaları gerekiyor.

Ruhat Mengi, Vatan
16.03.2008