Hukuk, demokrasi, ekonomi, itibar...

 

AK Parti’ye karşı açılan davayı anlamak, amacın ne olduğunu kestirmek, bundan sonra yaşanacakları iyi analiz etmek gerekir. Türkiye’nin en kestirme, en sert yoldan küçük düşürüldüğü bir vak’anın analizi hem bugünler hem de gelecek nesiller için mutlaka kayda geçmelidir. Geçmelidir ki, yapılan yapanın yanına kar kalmasın.

Ancak, analize dalıp gerçek resmi gözden kaçırmanın, böylelikle olup bitenlere meşruiyet kazandırmanın; yani, saflığın da lüzumu yoktur.

Evvela, kimse kimseyi ikna etmeye kalkmasın...

Dolayısıyla bu kez, hukukun temel prensiplerinden, demokrasinin kurallarından, yargılama usullerinden, kuvvetler ayrılığından bahsetmeyelim.

Belli ki, halka karşı harekete geçenlerin böyle bir kaygısı yok.

Öncelikle belirtelim, bu davanın muhatabı Cumhurbaşkanı değildir. Başbakan ve onun siyasi yol arkadaşları da değildir. Ak Parti hiç değildir...

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı alenen 22 Temmuz seçimine karşı dava açmıştır. Kastı, o seçimde oy veren 36 milyon kişi ve onların içinden AK Parti’yi seçen 16.5 milyondur.

Eşi benzeri ancak darbecilerde görülebilecek cüretle açılan bu davanın muhatabı sadece millettir. Milyonlar duruşma salonuna çağrılmadan da bu dava bitirilemez.

O milyonlar ki, zihinlerinde yeni bir Türkiye hayali kurmuşlar ve o hayalin gerçek olması için AK Parti’ye yetki vermişlerdir. Her ne kusur varsa onlarındır. Başörtüsünün serbest bırakılmasını; Gül’ün Çankaya’ya çıkmasını, refahın artmasını, kaynakların adaletli paylaşılmasını, demokrasinin gelişmesini, dine saygı gösterilmesini, laikliğin farklı inançlar arasında eşitlik olarak anlaşılmasını onlar istemişlerdir. Demokrasinin açtığı yoluna demokrasi getirmek için muazzam bir irade ortaya koymuşlardır. Çankaya’yı dizayn etmişler, hükümeti şekillendirmişler, ardından referanduma da sahip çıkarak iradelerini kalıcılaştırmışlardır.

Gayet de iyi etmişlerdir.

Çünkü, merkezde bürokratik elitin tamahkarlığı yüzünden tıkanan yolları açmanın başka yolu kalmamıştı. Ayrıca, bu ülkenin kimsenin babasının çiftliği olmadığını göstermenin başka da yolu yoktu.

Şimdi olan ise, milletin kendi işini kendi başına görme becerisine karşı umutsuz ve ‘geç kalmış’ bir kalkışmadan ibarettir. Zira, demokrasi treni çoktan yola çıkmıştır.

Davacılar çok iyi fark ettiler ki millet artık, kendi demokrasisini kendisi üretebiliyor. O irade yasakları da kaldırır, anayasayı da değiştirir; Türkiye’yi bir grup laikçinin ülkesi olmaktan da çıkarır.

Şimdi...

Kimse, parti kapatma talebine karşı çıkıp boşuna, ‘Demokraside parti kapatmak yanlıştır’ demesin çünkü; onların demokrasiyle bir ilgileri yok.

Kimse, ‘Bu iddialar hukuki değil’ diyerek safiyane bir çabayla hak aramasın; hukuk da zaten kendilerine yaramadıkça umurlarında değildir.

‘Parti kapatılırsa ekonomi tepetaklak olur’ demenin de faydası yok çünkü, ekonominin iyi olması halkı ilgilendirir, laikçi seçkinlerin istediği pastanın daha da küçük olmasıdır.

Hele hele ‘Dünyayla bağımız kopar, içe kapanırız’ demeye hiç kalkılmasın; istedikleri de tam olarak budur zaten. Kendi sınırlarına çekilmiş, ne Avrupa’yla, ne Ortadoğu’yla, ne ABD’yle; ne de evrensel hukukla bağı olan bir ülke...

Peki, böyle bir Türkiye artık mümkün olabilir mi?

Tek partinin egemen olduğu; o egemenliğin hukuku, siyaseti, ekonomiyi, sivil hayatı sevk ve idare ettiği bir ülke modeline dönülebilir mi?

Ebette hayır...

O halde bu davanın sonu ne olursa olsun; aldırmayın.

Mustafa Karaalioğlu, Star
16.03.2008