Sorunlar parti kapatmakla da çözülmüyor, yargıya saldırmakla da...

 

Partileri kapatılan genel başkanlar, sonradan yeniden parti genel başkanı oldu. (Ayrıca, bazısı da, Başbakan ve Cumhurbaşkanı...) Ama AKP sözcüleri de artık, yargı başta olmak üzere herkesle kavga etmeyi bırakmalıdırlar

Partisi kapatılan insanın duyguları nedir? Onu çok iyi bilenlerdenim. 1980 askeri müdahalesinden sonra CHP kapatılırken, partinin genel sekreter yardımcısıydım.
İster geçmişi zengin olsun, ister yeni kurulmuş olsun, belirli bir halk tabanına dayanan bir siyasi partinin yapılanmasında büyük emek vardır. Yurdun pek çok yerinde pekçok insanın katkısı ve yandaşlık bağı vardır.
Partinin kapatılmasıyla o emeğe çok yazık olur. O birikim büyük bir darbe alır. Parçalanabilir, bölünebilir...
Ama şunu unutmamalı: o birikim 'yok' olmaz. Kendisine yeni mecralar arar. Bazı halde bölünerek, bazı halde -bölünmüş de olsa o bölünmüşlüğün içinden-yeni bir bütün oluşturarak, yeniden ortaya çıkar. Yöneticilerinin yeteneğine ve konjonktüre göre, siyasi hayatta gene etkin bir duruma gelir.
***
Bir partinin kapatılmasıyla birlikte bazen, yöneticileri de 'siyasi yasak'la cezalandırılır.
Onu da bilirim. 1980 sonrasında kapatılan partilerin liderleri Bülent Ecevit, Süleyman Demirel, Alpaslan Türkeş ve Necmettin Erbakan'la birlikte, dört partiden '10 yıl yasaklı'lar arasına giren 70-80 parti yöneticisi arasındaydım.
'Yasaklılık' döneminden edindiğim izlenimler de şunlardır:
1) Yasaklı politikacıların, kapatılan partilerinin yandaşları arasında itibarı azalmaz, artar.
2) Partisi kapatılmış insanlar arasında, 'yasaklı'sı, 'yasaklı olmayan'ıyla bir dayanışma ortamı oluşur. O ortama, partili olmasalar bile, 'mağdurların yanında olma' eğilimiyle, katılanlar olur. O ortam, eskisine benzeyen yeni bir partinin kurulmasının temelini oluşturur.
3) Yasaklar kalktıktan sonraki siyasi hayatta, eski 'yasaklı'lılar -eğer isterler ve gayret ederlerse- yeniden yerlerini alabilirler.
Örnekleri hatırlayalım:
1980'de yasaklanan siyasi faaliyet, 1983'te yeniden başladığında, eski siyasetçilerin siyasi yasakları devam ediyordu. Yasaklar referandum yoluyla kalktıktan sonra, eski partilerin halefi olma iddiasıyla kurulan dört partinin liderliğine, 1980'de kapatılan partilerin '10 yıl yasaklı' liderleri geldi:
Ecevit (DSP), Demirel (DYP), Erbakan (RP), Türkeş (MHP).
Ayrıca: Onlardan ilk üçü Başbakanlık yaptı. Demirel, ayrıca, yedi yıl süreyle Cumhurbaşkanlığı yaptı.
***
Tabii, bu anlattıklarım, bir askeri müdahale döneminde kapatılan partilerin ve liderlerinin durumuyla ilgili... Demokrasiye yeniden geçildikten sonraki kapatma kararları, ayrı bir konu...
Onlar, bir sabah vakti karar alıp 'kapattım' diyen beş kişilik bir askeri heyetin işi değil. Demokratik bir anayasal düzenin korunması gerekçesiyle Yargıtay Başsavcısı tarafından açılan ve incelemesi, soruşturması aylar süren bir dava sonucunda, Anayasa Mahkemesi'nin aldığı kararın sonucu...
Ama, o kararın da, kapatılan partinin yöneticileri ve yandaşları üzerindeki siyasi etkileri, aşağı yukarı aynı oluyor. Nitekim demokrasi döneminde Anayasa Mahkemesi'nce kapatılan iki tip parti var... MNP ve MSP'nin uzantısı olan Refah ve Fazilet Partileri... HEP çizgisindeki DEP, HADEP, DEHAP...
İki grubun da yandaş ve seçmen birikimleri yok olmadı.
Birinci gruptakilerin, bir kısmı Saadet Partisi'nde kalsa da, çoğu şimdi AKP'de...
İkinci gruptakiler de şimdi DTP'de...
Ve o iki parti, bugünkü -dört partili- Meclis'te... Biri iktidarda. Öteki -Meclis'teki partilerin en küçüğü de olsa- en az 20 üyeli grup kuracak kadar milletvekiliyle, muhalefette...
İkisinin de, lider kadrolarının bir kısmı, eskiden kapatılan partilerden gelmiş...
***
Şimdiki kapatma davaları o iki parti için açılmış durumda...
Konu yargıda... Tahmin etme olanağımız yok. Takdir yüksek yargıçların.
Ama eski bir siyasetçi olarak, iki partideki siyasetçi arkadaşlarıma 'geçmiş olsun' dileklerimi iletmek isterim. Dilerim, Yüksek Mahkeme'deki yargılama süreci, ikisi için de gerek Anayasal düzenimizin korunması, gerek siyasal hayatımızın sağlıklı bir şekilde yürümesi açısından olumlu sonuçlar verir.
***
Tabii, şu nokta üzerinde durmak gerekir:
Önceki akşam, Yargıtay Başsavcısı'nın davayı açtığı haberinin gelmesinden itibaren, televizyonlarda bazı demeçler izledik. AKP adına konuşan iki sözcüden biri, Yargıtay Başsavcısı'nı ağır sözlerle suçladı. Yargı makamlarının, hukuku siyasi mücadele aracı haline getirdiklerini öne sürdü. Öteki, 'Anlaşılıyor ki, Türkiye'nin istikrarını istemeyenler yargıya sızmıştır' gibi yorumlar yaptı.
Bir başkası, Anayasa Mahkemesi'nin, asıl Yargıtay Başsavcısı'nı muhakeme edip cezalandırması gerektiğini söyledi.
Anayasa Mahkemesi'nin kararlarına hiçbir şekilde güvenilemeyeceğini söyleyenler de vardı. Konuşmalarından anlaşılıyordu ki, Yargıtay'ın kararlarına da güvenmiyorlardı. Danıştay'ın kararlarına da güvenmiyorlardı.
(Tabii, akla gelen soru şu: Onlara güvenmeyip de ne yapacaksın?.. Anayasa Mahkemesini kaldırıp, Yargıtay Başsavcısı ve üyeleri ile Danıştay Başkanı ve üyelerini 'tayin' ve 'azil' yetkisini doğrudan doğruya Cumhurbaşkanına mı vereceksin?.. Veya daha kolayı Adalet Bakanı'na?... Anlaşılıyor ki, yüksek yargıya ancak o zaman güveneceksin. Ama o 'reform'u nasıl yapacaksın? Yaptın diyelim, bununla bir demokratik devlet sayılmaya devam edebilir misin?)
Soruna gerçekçilikle bakalım:
Siyasi partilerin, Anayasa'nın temel ilkeleri başta olmak üzere, uymak zorunda olduğu belirli ilke ve kurallar var. Bunlara uymazlarsa, haklarında Anayasa Mahkemesi'nde dava açılır.
Partilerin faaliyetini bu açıdan izlemek, değerlendirmek ve kurallara aykırı hallerini görürse, haklarında dava açmak, Yargıtay Başsavcısı'nın yasal görevidir.
Başsavcıyı -kendi hukuk anlayışı ve takdiri içinde- o görevini yerine getiriyor diye suçlamak, hele ona siyasi amaçlar taşıyor, Türkiye'nin istikrarına kastediyor gibi iddialarla hücum etmek, çok yanlıştır.
Kaldı ki, ülkemizde, savcının görev alanı içine giren bazı gelişmeler, laiklik konusunda duyarlı olan pekçok vatandaşımızda büyük kaygılara neden oluyor.
Gerçi AKP'nin son sıralarda sık konuşan genel başkan yardımcısı, o kaygıları duyanları, 'deli' yerine koyuyor, "Ruh doktoruna gitsinler" diyor. Ama bu sorunun, genel başkan yardımcısının o 'zarif' tavsiyesiyle çözülmeyeceği belli.
O kaygıların haklı mı haksız olduğunun saptanması, Yargıtay Başsavcısı'nın görev alanına giriyor. Başsavcı'nın, o görevini yerine getirmesini isteyenler de az değil. Başsavcı, kendi incelemesi sonucunda o kaygıları teyid eden bulgulara ulaşmış ki, dava açmış...
Ama asıl kararı, tabii, o değil, Anayasa Mahkemesi verecek... Konuyu enine boyuna inceleyecek. AKP'nin savunmasını da alacak. Ya, Başsavcı'nın bulgu ve belgelerini yeterli bulacak, onun talebini değerlendirecek, ya da AKP'nin savunmasını haklı bulup, Başsavcı'nın talebini reddedecek.
En erken 8-10 ay içinde tamamlanacağı bildirilen hukuki süreç, bu... O sürecin içinde bugünkü gergin havanın -başta AKP olmak üzere tüm siyasi partilerin ve halk kesimlerinin katkısıyla- dağıtılması ve vatandaş kesimlerindeki kaygıların azaltılması mümkün... AKP'nin Anayasa Mahkemesi önündeki savunmasının gerçekten inandırıcı hale gelmesi de mümkün.
Ama daha bu sürecin ilk gününde, Yargıtay Başsavcısı'nı istikrar düşmanlığıyla suçlayıp, Anayasa Mahkemesi başta olmak üzere tüm yargı organlarına güvensizlik ilan ederek, nereye varılır?
Bununla, ülkedeki gerginliği daha da artırıp, vatandaşlar arasındaki bölünmeleri körüklemekten başka, hangi sonuç alınır?..
AKP iktidarı yetkililerinin bu sorunun cevabını iyi düşünmelerinde fayda var.
***
Not: Dün bu yazıyı tamamladıktan sonra, Başbakan'ın Siirt'te yaptığı konuşmayı dinledim. O konuşma da, yukarıdaki dileklerim açısından pek umut verici değildi. Başbakan, 'yargı'yı hasım gibi görme yanlışlığından henüz sıyrılamamıştı. Dilerim, önümüzdeki günlerde, daha serinkanlı davranmayı başarır.

Altan Öymen, Radikal
16.03.2008