| |
AK Parti hakkındaki kapatma davası cuma akşam saatlerinden itibaren Türkiye'nin birinci gündem maddesi haline gelmeseydi, Başbakan Tayyip Erdoğan dün Siirt ve Batman'da muhtemelen bölgeye yapılacak ekonomik yatırımlara, Kürtçe, Arapça televizyon yayınlarına ağırlık verecekti.
Onun yerine konuşmasını doğal olarak kapatma davası üzerine kurdu.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçıknaya'nın kapatma
talebi karşısında geri adım atmayan, tersine üzerine giden Tayyip Erdoğan, "demokratik kazanımları millete çok görenleri" partililerine şikâyet etti. "Demokrasi bu kadar ucuz mu?" diye sordu? "Yola devam" diye yanıtını verdi. Erdoğan, Yalçınkaya'nın iddianamesi sayesinde, daha düne kadar üstlenmek zorunda olduğu rolden bir anda sıyrılarak yaralı ve mazlum
siyasetçi rolüne dönüş yaptı.
Başsavcı, neredeyse tamamı Erdoğan'ın çeşitli tarihlerde yaptığı konuşma ve demeçlerden oluşan tam 61 gerekçe sıralamış 162 sayfa ve 17 ek klasörden oluşan iddianamesinde. Büyük çoğunluğu, Erdoğan'ın
türban serbestisi için toplumsal mutabakatın kurumsal mutabakata dönüşmesi zorunluluğundan söz ettiği demeçler.
İkinci sırada eski Meclis Başkanı Bülent Arınç bulunuyor, toplam 16 kayıtla.
Üçüncü sırada 10 kayıtla Cumhurbaşkanı Abdullah Gül var. Cumhurbaşkanı olarak Anayasa'nın 105'inci maddesine göre ancak vatana ihanet ile suçlanabilecek olan Gül'ün Başsavcı'nın talebine uyulacak olursa nasıl siyasetten yasaklanabileceği ayrı bir konu. Ancak Başsavcı'nın iddianamedeki şu ifadesi dikat çekici: "Parti üyeliğinden ayrılanların fiil ve söylemleri de partiye isnat edilebilir.
Bu anlamda Abdullah Gül'ün parti kurucu üyesi, başbakan yardımcısı ve dışişleri bakanı olarak eylem ve beyanları da partiye yüklenebilecektir."
Yalnız Abdullah Gül değil, pek çok parti üyesine yönelik suçlamalarda, Leyla Şahin davası üzerine yapılan yorumlar özellikle dikkat çekiyor. Şahin'in türbanla üniversiteye alınmamasının İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi'nde Türk Anayasası'ndaki laiklik ilkesine uygun bulunması, hatırlanacağı gibi AK Parti içinde çok yönlü travmaya yol açmıştı. AK Parti'nin Avrupa Birliği heyecanı böyle kaybolmaya başlamıştı. Şimdi bunun izini iddianamede sürebiliyoruz.
Başsavcı, AK Parti'nin Türkiye Cumhuriyeti'ni din temelli bir başka devlete dönüştürme kararlılığı içinde gördüğü için kapatılmasını talep ediyor.
Dava yarın Anayasa Mahkemesi'nin gündemine alınacak. Ancak siyasette
ciddi tartışmalar ve saflaşmalara yol açmaya başladı bile.
MHP lideri Devlet Bahçeli, bir günlük bekleyiş ve değerlendirme ardından davanın açılmasına karşı çıktı. Bahçeli'ye göre, DTP bölücü olduğu için kapatılabilir, ama AK Parti için kapatma talebinin "vahim sonuçları" olabilir.
CHP lideri Deniz Baykal dün de konuşmadı. CHP'den "partilerin de yasalara uyma zorunluluğunu" (haklı olarak) dile getirseler de parti kapatmalara karşı tutum alan sözcüler de çıkıyor, timsah gözyaşları dökmelerine karşı "tabii ki kapatılacaktı" diyen, bu durumu Almanya'daki Nazi partisi, İspanya'da ETA terörünü açıkça öven partilerin durumuyla karşılaştıranlar da... Siyasi nedenlerle parti kapatmalardan kendisi de çekmiş Baykal'ın takınacağı tutum, Türk demokrasisi açısından da bir gösterge olacak.
Herkes için zor bir dönem, sadece hükümet ve Anayasa Mahkemesi için değil.
Başsavcıya göre laiklik
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya, Anayasa Mahkemesi'ne verdiği iddianamesinde, Mahkeme'nin daha önceki kararlarına dayanarak laikliğin sınırlarını özetleyen bir tanım yapıyor. Mahkemenin 1989/1 Esas sayılı, 1989/12 karar sayılı 7 Mart 1989 tarihindeki kararı ve 1995/17 esas, 1995/16 karar sayılı, 21 Haziran 1995 tarihli kararlarından Başsavcı'nın yaptığı özet şöyle:
1-Dinin devlet işlerinde etkili ve egemen olmaması,
2-Dinin, bireyin manevi yaşamına ilişkin olan dini inanç bölümünde, aralarında ayrım gözetilmeksizin, sınırsız bir özgürlük tanınarak dinlerin anayasal güvence altına alınması,
3-Dinin, bireyin manevi yaşamını aşarak toplumsal yaşamı etkileyen eylem ve davranışlara ilişkin bölümlerinde, kamu düzenini, güvenliğini ve yararını korumak amacıyla sınırlamalar yapılması ve dinin kötüye kullanılmasının ve sömürülmesinin yasaklanması,
4-Kamu düzeninin ve haklarının koruyucusu sıfatıyla, dinsel hak ve özgürlükler konusunda devlete denetim yetkisi tanınması.
Bu tanımın Türkiye'deki durumu ne kadar yansıttığı tartışmaya açık.
Murat Yetkin, Radikal
16.03.2008 |