27 Nisan Genelkurmay internet bildirisi skandalından sonra yazdığım gazete yazılarında ve çıkma olanağı bulduğum televizyon ekranlarında esas olarak vurguladığım konu Anayasanın 2. maddesinde ifadesini bulan ve Cumhuriyet’in temel nitelikleri olarak bilinen, aklı başında insanların üzerinde mutabık olduğu üç ilke arasında yani demokrasi, laiklik ve hukuk devleti ilkeleri bir önem hiyerarşisi, bir öncelik sıralaması yapmanın saçma olduğu konusuydu.
Burada sosyal devlet ilkesini vurgulamıyorum zira sosyal devlet kaynak gerektiren, kaynak gerektirdiği için de çağdaş dünyada eşit düzeylerde uygulanabilmesi olanaksız bir ilke; zaten 82 Anayasası dahi sosyal devlet ilkesine yönelik atılacak adımların kaynak düzeyiyle sınırlı olduğunu söylüyor.
Oysa, kimilerinin iddialarının aksine, demokrasi, laiklik ve hukuk devleti ilkeleri tarihten, sosyolojiden, kaynak düzeyinden bağımsız olarak yaşama geçirilmesi gereken ilkeler.
* * *
Kimse tarihsel, sosyolojik bazı realiteleri ya da algıları öne sürürek Türkiye’ye AB standartlarının altında bir hukuk devleti, demokrasi ve laiklik düzeyi dayatamaz, dayatmamalı.
O günlerde yani 27 Nisan skandalı ertesinde devletin içinden bazı kesimler laiklik ilkesinin demokrasi ve hukuk devleti ilkelerinden daha önemli olduğunu ısrarla vurguladılar, hatta vurgulamakla kalmadılar bunu bir tehdit konusu haline dahi getirdiler.
Oysa bu mantık tümüyle aptalca bir mantık, matematik düşünceden nasibini hiç alamamış bir mantık zira hukuk devleti ve demokrasiyi öne çıkardığınız zaman bu tutum zaten bu iki ilkenin ön koşulu olan laikliği de zorunlu olarak içereceğinden laikliğe ayrı bir vurguya dahi gerek yok; halbuki, laiklik ilkesinin öne çıkarılması, bu ilkenin yaşama geçmesi için hukuk devleti ve demokrasiyi gerektirmediğinden bizim gibi maksimalistlere yani ülkeleri için daha tekemmül etmiş aşamaları isteyenler için çok cazip değil.
* * *
En pratik ve mantıklı çözüm söz konusu üç ilkeyi, demokrasiyi, laikliği ve hukuk devletini beraberce, birini ötekine tercih etmeden, bunların ayrılmaması gereken ilkeler olduğunu yüreğinde hissederek savunmak.
Üstelik bu ilkeleri beraberce ve eşit düzeylerde savunurken, 2008 senesinde ve AB ile müzakere sürecinde bir ülkenin yurttaşı olunduğu unutulmadan yani bu ilkeleri milli standartlar dahilinde değil evrensel içerikleriyle savunmak çok daha tutarlı.
Bu işin türkçesi şu: Türkiye’ye göre laiklik yok, Türkiye’ye özgü demokrasi yok, Türkiye koşullarına uygun hukuk devleti olmaz, bu arayışlar çok saçma hatta bir adım daha atayım rant, avanta arayışlarından başka şeyler değil.
Biraz daha açık söyleyelim: Diyanet İşleri’yle laiklik olmaz, MGK ile demokrasi, 301 ile de hukuk devleti olmaz; aksini savunmak, Türkiye’nin özel koşullarını ileri sürmek Türkiye’yi ikinci lig ülkesi olarak görmeyi içine sindirmek demek.
2008 senesinde bu temel ve basit ilkeleri tekrar tekrar yazmak bana zul geliyor, birilerine ise bunları bizlere yazdırmak zul gelmiyor, onlar adına aslında üzülüyorum.
* * *
Bir hukuk devletinde parlamenter çoğunluk ya da seçmen çoğunluğu, doğrudur istediğini yapamaz, tasarruflarında hukukla sınırlı olmak zorunludur, her parlamento çoğunluğunu hukuk denetler, kurumsal olarak da anayasa mahkemelerinin, uluslararası hukuk kurumlarının denetimlerine tabidirler ama anayasa mahkemeleri de parlamenter çoğunluk iradesini bugün ne anlama geldiği artık çok tartışmalı tarihi, aşılmış, aşılmış olması gereken ilkeler çerçevesinde değil ancak evrensel hukuk prensipleri çerçevesinde denetleyebilirler.
Bizde ise 1950’den beri yaşanan temel gerilim parlamenter çoğunlukların evrensel hukuk denetimlerinden, işleri hukuk açısından denetim yapmak olan kurumların da evrensel hukuktan pek hoşlanmamalarından kaynaklanmaktadır.
Eser Karakaş, Star
17.03.2008 |