Türkiye’de çok ciddi bir şey yaşanıyor.Meselenin ciddiyeti bence ülkemizde ilk kez bir iktidar partisinin kapatılması riski ile karşı karşıya kalınmasından daha büyüktür.
Meselenin vahameti Anayasa Mahkemesi’nin başvuruyu kabul edip etmemesinden de öte bir şeydir.
* * *
Geçtiğimiz Cuma günü Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın AKP’nin kapatılması talebiyle Anayasa Mahkemesi’ne yaptığı başvurudan sonra meselenin çok çeşitli boyutları her düzeyde tartışmaya açıldı.
Tartışmaya doğal olarak açılan konulardan biri de söz konusu sürecin Türkiye ekonomisini nasıl etkileyeceği meselesi oldu.
Dolar ve avronun YTL karşısında değer kazanmaya başlaması, kısa vadeli sermaye hareketlerinde bir çıkış hareketinin gözlemlenmesi, bu gelişmeler karşısında milli gelirin dolar bazında düşmesi, faizlerin muhtemelen bu süreçten olumsuz etkilenerek yükselmeye başlayacağı konunun olumsuz boyutları.
Dün star’ın manşetinde yer alan ‘Bir günlük kayıp 33 milyar dolar tespiti önemli.
Ama meselenin ekonomik vahameti bence 33 milyar dolar ya da daha fazla bir maliyetin de çok ötesinde bir şey.
* * *
Türkiye ekonomisi Mart 2008 itibariyle üç yüz milyar dolara yaklaşan bir dış ticaret hacmine sahip; bu dış ticaret hacmi AB üyesi Yunanistan’ın milli geliri mertebesinde bir hacim.
Son yöntemsel değişikliklerden sonra ve satın alma gücü paritesine göre Türkiye’nin milli geliri bir trilyon dolara yaklaşmış durumda ve bu çok önemli bir büyüklük.
Türkiye son yıllarda senede yirmi milyar dolardan biraz daha fazla doğrudan yabancı sermaye yatırımı çekmeye başlamış bir ülke.
Kısa vadeli sermaye hareketleri çerçevesinde ekonomide yüz milyar doları aşkın yabancı kaynak dolaşıyor.
Dünyanın çok önemli bankaları ve şirketleri ülkemizde doğrudan yatırım yapıyorlar.
Ve belki de en önemlisi Türkiye AB ile 35 başlık çerçevesinde katılım müzakereleri yürütüyor ve AB ile gümrük birliği içerisinde.
Bu seviyeye gelmiş ve dünya ekonomisiyle bu tür bir entegrasyona girmiş bir ülkede geçerli hukuk sisteminin ve hukuk devleti kavramının olmaz ise olmazı yargısal denetimin de bu ekonomik ilişkiler bütünüyle uyumlu bir gelişmişlik düzeyinde olması şart.
Oysa durum, AKP’nin kapatılması davasından çok çok öncelere dayanan bir sürecin gösterdiği gibi pek öyle değil.
Meselenin gerçek vahameti ülkemizdeki hukuk anlayışının ve yargısal denetimin ulaşmış olduğu düzeyin ekonomik gelişmişliğin çok gerisinde kalmış olduğudur.
* * *
Sayın Başsavcı’nın açtırmaya çalıştığı dava devede kulak ya da bir sürecin sadece en son halkasıdır.
Anayasa Mahkemesi’nin 11 Mart 2008 tarihinde yani tam bir hafta önce esastan verdiği yabancı yatırımlara ilişkin karar, yine Anayasa Mahkemesi’nin vermiş olduğu başka ekonomik içerikli kararlar, Danıştay’ın özelleştirmelerle ilintili kararları vs. beraber ele alındığında hukuk sistemimizin yargısal denetim mekanizmasının ülkemizin geldiği ekonomik gelişme düzeyiyle uyuşmadığını hatta artık bir fren vazifesi görmeye başladığını çok net ortaya koymaktadır.
Böyle bir hukuk ideolojisine sahip yargısal denetimle Türkiye’nin AB’ye uyumu olanaksızdır.
Ve asıl ciddiye alınması gereken mesele de budur ve meselenin bu boyutu AKP davasından bile çok önemlidir.
* * *
Dolar ve avronun yükselişi, kısa vadeli fakirleşme meseleleri çok sorun değildir.
Esas sorun böyle bir hukuk ideolojisiyle Türkiye’nin dünyalaşmasının imkansızlığı yani uzun vadede kavrukluğa mahkumiyettir.
Hukuk ve ekonomi uyumsuzluğu çok belirgin olmuştur.
Bunu aşmanın iki yolu vardır.
Birinci yol hukukun, yargısal denetimin yaklaşımlarının çağdaşlaşması, ekonomiyi yakalaması.
İkinci yol ise ekonominin düzeyinin bugünkü az gelişmiş hukuk ideolojisinin düzeyine çekilmesi, AB sürecinin askıya alınmasıdır.
Devlet içinde bir odağın bu ikinci yolu tercih ettiği kanısı yaygınlaşmaktadır.
Esas kriz de budur.
Eser Karakaş, Star
19.03.2008 |