NEDEN? LEVENT KÖKER
Yakın tarihin en zor günlerini yaşıyoruz. Seçimlerini daha sekiz ay önce yapmış, halk iradesinin yüzde doksanının yansıdığı bir parlamento oluşturmuş, Avrupa Birliği üyeliği yolunda ilerleyen bir ülkenin başına bunlar neden geldi? Parlamentodaki dört partiden ikisi neden kapatılmak isteniyor? Kapatmak isteyen kim? Kapatma isteği ne anlama geliyor? Yoksa bu bir darbe süreci mi? AKP’yi kapatmak için yazılan iddianamenin hukuki değeri nedir? Neden sivil anayasayı hazırlayamadık? Sivil anayasayı tartışıyor olsaydık, bütün bunlar yaşanır mıydı? AKP’nin sivil anayasa girişiminin şu andaki durumu ne? AKP’nin hataları oldu mu? Şimdi ne yapmalı? Bütün bu soruları AKP’ye sivil anayasa taslağını hazırlayanlardan biri olan Gazi Üniversitesi öğretim üyesi siyaset bilimi ve kamu hukuku profesörü Levent Köker’le konuştuk. Prof. Köker’in yayınlanmış çok sayıda makalesi ve kitabı var. ‘Modernleşme Kemalizm ve Demokrasi’ bunlardan biri.
Neşe Düzel: Ergenekon soruşturması sürerken AKP’yi kapatma davası patladı. İki olay arasında bir bağ var mı sizce?
Levent Köker: Var da diyemiyorum, yok da diyemiyorum. Bir sürü bilinmez mevcut.
Ergenekon tam olarak hangi görüşü temsil ediyor sizce?
Tek parti özlemi içinde bir hareket de diyebiliriz buna. Ergenekon’un fikriyatı, Türkiye’yi Avrupa Birliği’nden koparmayı, daha otoriter yöntemlerle yönetilen, daha içe kapanık, Batı’dan kopmuş bir Türkiye yaratmayı temsil ediyor. Türkiye’nin AB yolunda daha fazla ilerlemesi halinde darmadağın olacağını, bölüneceğini, Türkiye’ye aslında AB bahanesiyle şeriat geleceğini, Avrupa yolunun zaten bize açık olmadığını düşünüyorlar.
Ergenekon’la İttihatçı gelenek arasında bir bağ var mı?
İttihatçılık otoriterliği sembolize ediyorsa, var tabii. Tarihçiler genellikle Türkiye tarihini Cumhuriyet öncesi ve sonrası diye dönemlendirir. Hollandalı tarihçi Eric Van Zurcher böyle dönemlendirmiyor. 1908-1950 arasını Jön Türk dönemi olarak nitelendiriyor. Yani 1908’de İkinci Meşrutiyet’in ilanıyla 1950’de Demokrat Parti’nin iktidara gelişi arasındaki dönem ‘İttihatçılık’ oluyor. 1950’den sonrasını da ‘belalı demokrasi deneyimi olarak adlandırıyor. Ben buna katılıyorum. Şu anda Türkiye’de yaşanan şu. Ya belalı demokrasi deneyiminin içinden demokrasiye geçeceğiz. Ya da İttihatçılık döneminin sembolize ettiği eski tür otoriterliğe bir nevi geri dönüş yapacağız.
Peki, ulusalcılıkla Ergenekon ilişkisi nedir?
Aynı görünüyorlar. Ulusalcıların hepsi Ergenekon’un içindedir diye bir değerlendirme yaptığım sanılmasın ama... Ergenekon’un içinde yer aldığından şüphe edilen insanların aynı zamanda ulusalcı oldukları da kesin. Biliyorsunuz, ulusalcılıkla milliyetçilik arasında önemli kırılmalar var. Mesela MHP’nin milliyetçiliği toplumun geleneklerini ve İslamiyet’in Türkiye’de yaşanma biçimini ‘millet’ tanımının içine yerleştirirken, ulusalcılar, modernist bir perspektife sahipler ve dini, bu ülkede her türlü geriliğin sembolü olarak görüp biraz tasfiye etme yaklaşımındalar.
Peki... AKP’ye açılan kapatma davasına gelirsek... Yargıtay başsavcısının AKP’ye dava açmasından sonra oluşan siyasi tabloyu nasıl tarif edebiliriz? Nedir şu anda Türkiye’de siyasetin durumu?
Türkiye’de 2001’den beri çok hızlı bir demokratik dönüşüm yaşanıyor. Oysa devletin içinde, Osmanlı’nın İttihat Terakki döneminden bu yana gelen bir bürokratik kontrol mekanizması var. Demokrasi üzerindeki bu vesayetçi sistemin bir kanadını Genelkurmay, diğer kanadını da yargı denetimi oluşturuyor. Bu vesayet sisteminin özünde halkın kendisini yönetecekleri doğru seçemeyeceği, halkın geri ve eğitimsiz olduğu yaklaşımı yatıyor. Nitekim Türkiye’de son zamanlarda yine demokratik sürecin önünü kesmeye, siyaseti antidemokratik mecralara sürüklemeye dönük bazı girişimler oluyor. Zira reform süreci, vesayet denetiminin altını boşaltıyor. Denetimin ellerinden gittiğini gören bürokratik çevreler cumhuriyet elden gidiyor diyerek bu sürece müdahale etmek istiyorlar.
AKP’ye kapatma davasıyla birlikte siyaset ağır bir darbe yedi. Siyasetin buna nasıl bir tepkisi olacak sizce?
Bu dava sürecek. Mahkemeye müdahale edilemez ama AKP bu davayı anlamsızlaştıracak ciddi demokratikleşme hamleleri yapabilir. Kürt sorunu için siyasi çözümü ortaya koyabilir. 301 meselesini çözebilir. AKP, Türkiye’de demokrasiyi yaygınlaştıracak ve derinleştirecek reformları tekrar hemen başlatmalı. AKP tepkisini, parti kapatmayı zorlaştırmak için ilgili anayasa maddesini değiştirmek yerine, demokrasiyi Türkiye’de daha fazla kurumsallaştırma yönünde göstermeli. O zaman kapatma kararı verilse dahi Türkiye bu demokrasi krizini daha demokratikleşerek aşar. Çünkü AKP’nin Refah Partisi’nin sahip olmadığı bir şansı var.
Nedir o?
AKP’nin dış desteği var. ABD ve özellikle Avrupa Birliği, AKP’yi şeriat getirmek isteyen bir parti olarak değil, Türkiye’yi Avrupa’yla bütünleştirmek isteyen, İslam’la laik düzenin ve demokrasinin bağdaşabileceğini gösteren bir muhafazakâr parti olarak görüyorlar. Eğer AKP muhafazakârlığını demokratlıkla birleştirebilirse bu dış desteğini sürdürebilir. Ama AKP eğer muhafazakârlığını milliyetçiliğe dönüştürürse...
Yani MHP’yle işbirliğini artırırsa...
Evet. O zaman dış desteğinin büyük bölümünü yani AB’nin desteğini kaybeder. AKP’nin artık bu ikilemden çıkması lazım. Türkiye’de otoriter sistemin devam etmesi için uğraşan asker ve sivil çevreler var. Bunlar AB’yi Türkiye’nin mahvına neden olacak gelişme gibi görüyorlar. AKP otoriter milliyetçi muhafazakâr bir çizgiye kayarsa, kapatılması halinde tekrar canlanamaz. Yani AKP denilen siyasi hareketin yeniden canlanması demokratik olmayan bir çizgide gerçekleşemez. Dolayısıyla kapatılırsa, ki bu iş çok ciddi, kapatılabilir... AKP varlığını ancak demokrasi yönünde ciddi bir çaba gösterirse sürdürebilir. Ve tekrar çok daha güçlü bir yeni parti olarak doğar.
Peki, halk AKP’nin kapatılmasına nasıl tepki verecek? Söylendiği gibi AKP’nin ya da kapatılırsa onun yerine gelecek partinin oyları artacak mı?
Artar. Hem de tahminlerin üzerinde artar. Yüzde 57 diyorlar. Onu da geçebilir. 27 Nisan’daki elektronik muhtıradan sonra da AKP’nin oyları arttı. Ama milliyetçi muhafazakâr çizgiye kayarsa, dış desteği olmayacağı için bu hareketin siyasi manası güçlü olmaz. Bu yüzden AKP demokratikleşme için bugünden itibaren hemen radikal adımlar atmaya başlamalı. Atmazsa bu dava gene devam edecek ve başına gelecek olanlar da gelecek.
AKP parti kapatmayı zorlaştıracak bir anayasa değişikliği yapmaya hazırlanıyor. Değişiklik teklifini bu hafta MHP’ye götürülecek. Siz AKP’ye sunduğunuz anayasa taslağınızda parti kapatmayı zorlaştırmış mıydınız?
Odak olma durumunu iyice belirleyerek parti kapatmayı bayağı zorlaştırmıştık. AKP, geçen yıl bütünlüklü bir anayasa değişikliği yapmak için yola çıktığını söylemişti. Ama geçen yıl eylülden beri bu hep ertelendi. AKP, kendi anayasa taslağını bir türlü açıklamadı. Dolayısıyla bizim yaptığımız anayasa taslağı hâlâ kamuoyunda tartışılıyor ve tepkiler ona yöneltiliyor. Ama AKP’nin bu taslağın neresini beğenip neresini beğenmediği, kendi taslağını kamuoyuna ne zaman açıklayacağı hep muallâkta kalıyor. Türbandan sonra şimdi de siyasi partilerle ilgili bir anayasa değişikliği yapılmak isteniyor. Bunun gerekçesini de kendisine karşı açılan kapatma davası oluşturuyor. Bu durumda...
Evet, sonuç ne oluyor?
‘AKP sadece kendisi için özgürlük istiyor. AKP’nin Türkiye’nin demokratikleşmesi gibi bir derdi yok. Kamuoyu sivil anayasa laflarıyla oyalanıyor’ diye AKP’yi eleştirenler haklılık kazanıyorlar. AKP’ye demokrasiyi savunan reformcu parti olmasından ötürü bir dış destek vardı. Bu dış destek zayıflayabilir.
Sonunda olan sivil anayasaya mı olacak? Türkiye gene sivil anayasasını yapamayacak mı?
Sivil anayasaya olan oldu zaten. AKP’nin sivil bir anayasa yapma niyetinde olmadığı yavaş yavaş ortaya çıkıyor. Sivil anayasa şu anda rafa kalkmış görünüyor. Gündemde sivil anayasa yapma diye bir tartışma yok. Türbandan sonra bu kez de parti kapatmayla ilgili bir anayasa değişikliğine gidilirse, artık ileride bir bütün olarak yeni bir sivil anayasa yapmanın manası yok ki. Her sorun çıktığında anayasa değiştirileceğine, anayasa tartışmasını bir bütün olarak yapsaydık biz, bütün bunlar yaşanmayacaktı.
Peki, anayasa değişikliği kapatma davasını düşürür mü?
‘Davayı düşürür’ diye ek madde koyarlarsa düşürür. Eğer davanın düşmesini istiyorlarsa açık bir hüküm koymakta fayda var. Ama gene de değişikliği görmek lazım tabii.
AKP hakkındaki iddianameyi içerik olarak nasıl değerlendiriyorsunuz?
‘Laikliğe aykırı eylemlerinin odağı haline geldi’ iddiasının dayanağı olarak mutlaka parti üyelerinin eylemlerinden bahsetmek gerekir. Ama iddianamede partinin üyesi olmayan devlet görevlilerinin söz ve davranışlarından bahsediliyor çokça. Hele şu örnek çok çarpıcı TRT’de bir programda Prof. Hayrettin Karaman’ın söylediği bir söz dolaylı olarak AKP’ye mal ediliyor. Vali şunu yaptı, Müsteşar şunu yaptı türünden AKP üyesi olmayan insanların iddianamede yer almasının manasını anlamak zor. Eğer bunlar delil zannediliyorsa, iddianamenin ciddiyeti çok tartışma götürür. Çünkü kanun açık. Kanun, ‘parti üyelerinin eylemleri’ diyor.
Peki, iddianameyi siyasi olarak nasıl değerlendiriyorsunuz?
Deniz Baykal demokrasi tökezledi diyor ama... İddianamenin siyasi sonuçları demokrasimizin tökezlemesinden çok daha vahim sonuçlar yaratabilir. Türkiye’de demokrasi tepetaklak olabilir. Darbe olmadığı için bunlar oluyor diyorlar ya... Aslında şu andaki durum darbe benzeri bir durumdur. ‘Eğer deliller varsa savcı, her parti hakkında kapatma davası açmaya mecburdur’ deniyor. İktidardayken AB üyeliği programını uygulamış ve demokratik reformlar yapmış ve büyük bir halk desteğiyle tekrar yeniden seçilmiş bir iktidar partisine kapatma davası açılması, aslında siyasi açıdan yapılanın bir darbe olduğunu gösteriyor. Aslında 367 de buna benzer bir hukuk darbesiydi. Yani bir müdahaleydi. Son dönemde böyle müdahaleler oluyor. Bunun bir adım sonrası bütün demokratik süreci askıya alacak bir otoriter rejim kurmaktır. Bunu da ancak silahlı güçler yapabilir. Ama Türkiye’de bu zor görünüyor.
Askerî darbe yapmak niye zor?
Bunun için Türkiye’nin bambaşka yola gitmesi lazım. Türkiye tek başına hareket edecek kadar büyük bir ülke değil ama hiçbir şeye karışmayacak kadar da küçük bir ülke de değil. Tamamen içine kapanıp otarşik bir biçimde yaşayamaz. Orta boy bir ülke Türkiye. Mutlaka bir dış ittifak içinde yer alması gereken bir pozisyonu var. Türkiye’nin mutlaka dışarıdan bir desteği olacak. Eğer bu dış destek otoriter bir sisteme sahip olan Rusya’ysa ve bu, demokrasiyi kötürüm etme planıysa, bunun sonuçları çok vahim olur.
Türkiye’de hâlâ partilerin rahatlıkla kapatılabilir olmasını nasıl açıklıyorsunuz?
Demokrasi üzerindeki bürokratik vesayet kontrolünün devam etmesiyle açıklıyorum. Sami Selçuk’un dediği gibi bu siyasi partiler kanunu ve anayasa maddeleri olduğu sürece, daha çok parti kapatılır. Hele bu hukuki imkânı ‘Laiklik elden gidiyor... Cumhuriyet’in kazanımları tehlikede... Ulus devletten geriye hiçbir şey kalmayacak’ diyerek hamasetle örülmüş korku atmosferi içinde yapıyorsanız ve yargı da buna sahip çıkıyorsa... O zaman tabii Türkiye’de parti kapatmaktan daha kolay bir şey olmuyor. Avrupa’da 60 senede üç parti kapatılmışken, Türkiye’de 25 senede 24 parti kapatıldı. Bunların bir bölümü tabela partisiydi ama... Bir bölümü de AİHM’e gitti ve Refah Partisi dışındakilerin hepsinin davası Türkiye aleyhine sonuçlandı.
Niye AKP, demokratik adımlarına, parti kapatmaları da zorlaştıracak olan sivil anayasa girişimiyle değil de türban serbestîsiyle başladı?
Bu çok büyük bir yanlıştı. Biz sivil anayasa taslağını eylül başında bitirdik. AKP bu tarihten itibaren bizim hazırladığımız taslak üzerinde çalışıp kendi anayasa taslağını kamuoyuna açıklayacaktı. Ve Türkiye toplumu sivil anayasayı tartışacaktı. Sonunda anayasa değişikliği önerisi bütünsel bir biçimde parlamentoya gelecekti. Özgürlük rejimi ve demokrasi Türkiye’de bir bütün olarak nasıl inşa edilir bunu konuşacaktık. Kim ne kadar demokrasi ve özgürlük istiyor, kim istemiyor ortaya çıkacaktı. AKP aslında demokratikleşme yönünde yüzde 75’lere varan bir toplum desteğini devşirebilecekti ama olmadı.
Niye olmadı? Niye özgürlük talebi türbana sıkıştı?
Bu, Başbakan tarafından İspanya’da edilmiş basit bir lafın sonucu mudur yoksa bu bir program mıdır? Ben kestiremiyorum. Ama şunu biliyorum, bütünsel bir anayasa girişimi başlatılmış olsaydı, böyle kapatma davaları noktasına gelinmeyecekti.
Gelişmiş dünya bu davaya çok ciddi bir tepki verdi. AKP kapatılırsa bu bizim Amerika ve Avrupa ile ilişkilerimizi nasıl etkiler?
AB’yle ilişkiler askıya alınmaz. En nihayetinde bu bir mahkeme kararıdır ve bu dava AİHM’e gidecektir. Çok kesin olarak söyleyebilirim ki, AİHM bu kararı mahkûm edecektir. Çünkü Refah Partisi’yle hiç alakası olmayan bir örnekle karşı karşıyayız. Ama AB, ‘senin yaptığın demokratik reformlar hiç bir işe yaramamış. Sen bunları adam gibi yap, öyle gel. O zamana kadar da bizimle görüşme’ diye bir tepki gösterip Türkiye’yi yalnızlaştırmaz. Aksine AB, AKP kapatılsa dahi ilişkileri daha da güçlendirecek.
Yargıtay Başsavcısı’nın temsil ettiği devlet yapısı Batı dünyasıyla ilişkileri kopartmayı göze alabilir mi?
Alamaz. Türkiye 200 yıldır Batı’ya dönük bir reform süreci geçiriyor. Ve Atatürkçülüğün de Batı’ya dönük olmasından başka çare yok. Doğu’ya dönük bir Atatürkçülük yok. Muasır medeniyetin kriterleri Avrupa’da, Amerika’da bile değil. Kemalizm ise bir tek parti ideolojisidir. Bu ideolojiden 1947’den itibaren vazgeçildi. 1950’den itibaren Atatürkçülük terimi ortaya çıktı. Ama 1990’lardan itibaren ve AB sürecinin hızlanmasıyla birlikte Kemalizm son yıllarda tekrar çok öne çıktı ve tek parti zihniyetine dönüldü. Bir takım milliyetçi ulusalcı söylemlerle tek parti rejimine öykünüldü. Bu faşizan bir potansiyel taşıyor. Türkiye’deki bürokratik çevreler Kemalizmi temsil ediyorlarsa, bu vahimdir.
Hem AKP hem de DTP kapatılmak isteniyor. Devlet, bu iki partiyi kapatarak nasıl bir yeni siyaset tablosu oluşturmak istiyor?
Parlamentoda grubu olan ve Türkiye halkının yüzde 90’ına yakınını temsil eden dört siyasi parti var. Siz bu dört partiden ikisini kapatmaya çalışıyorsunuz. Bunlara, ‘Ayağınızı denk alın. Bize uymayan taleplerle siyasi arenaya çıkmayın. Kendinize çeki düzen verin. Adam gibi olun’ deniyor. Yani bizim gibi olun deniyor. Bu, sistemi tek partiye çekmektir. 1982 Anayasası hazırlanırken zaten Kenan Evren ‘Bize iki parti lazım. Aralarındaki fark ekonomi politikalarında olsun. Biri biraz daha devletçi, diğeri daha serbest piyasacı olsun. Biri gitsin diğeri gelsin’ demişti. Şimdi buna benzer bir projeyi tekrar devreye sokmak istiyorlar. Ama Türkiye toplumu bunu istemiyor. Fakat iktidar partisi AKP üç yıldır bir şey yapmıyor.
AKP, DTP’nin kapatılmasını önlemek için de öyle çok büyük bir çaba harcamamıştı. Eğer onu önlemeye çalışsaydı bugün durum ne olurdu?
AKP, DTP’ye sahip çıkmak için demokratikleşme programını yürürlüğü koysaydı, bu başımıza gelmezdi. Ama AKP, DTP’nin kapatılmasını tam tersine onaylar gibi tavır aldı. Oysa özgürlük hep başkaları için istememiz gereken bir şeydir. Zira özgürlük olmazsa demokrasi olmaz. Türkiye’de özellikle milliyetçi muhafazakâr gelenekten gelenler özgürlüğü aslında başkaları için istememiz gerektiğini anlamış değiller. AKP, sadece kendisi için özgürlük talebinin yeterli olmadığını bu kapatma davasıyla artık anlamalı.
Daha yedi ay önce halkın yarısının oyunu almış bir parti nasıl oldu da birdenbire kapatma konusu haline gelebildi? AKP’nin bu kadar güçlüyken yeniden mağdur duruma düşmesini neye bağlıyorsunuz?
Bugüne kadar darbe yapılmadan hiç bir iktidar partisi kapatılmadı. Demokrat parti, Adalet Partisi darbe sonucunda kapatıldılar. Bu yüzden bugün yaşanan da darbeye benziyor. Bu yüzden buna hukuk darbesi deniyor. Bir tür post modern başka bir darbe türü bu. Bürokratik vesayet devam etsin diyenlerle, biz halkoyuyla iktidara geldik diyenler arasındaki iktidar kavgası bu şekilde yaşanıyor. Kapatma davası, ‘Bu kadar oy almış olabilirsiniz ama biz sizi iktidar yapmayız’ girişiminin bir parçası gibi görünüyor.
AKP, Avrupa Birliği yolunda çok ciddi adımlar atsaydı gene de böyle bir dava açmaya cesaret edebilirler miydi?
Herhalde edemezlerdi. Din derslerini zorunlu olmaktan çıkaran, anadilde eğitim yasağını kaldıran, etnik çoğulculuğu tanıyan bir topyekun demokratikleşme programı önümüze konsaydı, biz bugün hukuk darbesini değil, Türkiye’nin yeni sivil anayasasını tartışıyor olurduk. Ama AKP’nin şu milli irade söylemi de doğru değil. Bizde sağ siyasetçilerin genel seçimlerde aldıkları oy nedeniyle sıkça kullandıkları bir söylem bu. AKP’nin çoğunlukçu demokrasi görüntüsü vermesi kendisini biz milli iradeye temsil ediyoruz diye savunması yanlış. DTP de yüzde beş oyla milli iradenin bir parçasıdır. Ufuk Uras da bir parçasıdır. Çünkü onların da arkasında bir oy vardır. AKP de yüzde 47 oyla milli iradenin bir parçasıdır. Çoğunluk olabilir ama milli iradenin kendisi değildir. Milli irade söylemi Menderes’ten beri sürdürülen bir geleneğin söylemidir. İçinde otoriterliği barındırır. AKP, bu hukuk darbesine, bu garabete, bu ayıba karşı çıkarken, ‘milli iradeye karşı bir hareket yapıldı’ demek yerine ‘çoğulcu demokrasinin önü kesiliyor’ demeli. AKP için artık demokrasi zamanı.
Sizce yargı bu kadar sert bir tepki bekliyor muydu?
Beklemeleri lazım. Cumhurbaşkanı’nın da siyasi yasaklı olmasını istemenin tepki yaratmayacağını nasıl bekleyebilirsiniz? Mutlaka tepki yaratacağını biliyordu. Danıştay’da üst düzey bir yargıcın 27 Mayıs askerî darbesini göklere çıkardığı bir zamana denk düştü.
Nasıl bir yargı bizimki?
Meşruiyeti son derece zayıf bir hukuk bu. Meşruiyeti zayıf bir hukuk da hukuk olamayacağına göre, aslında ‘kanunilik’ bu. Kanuna uygun oluyor ama meşruluğu olmuyor. O yüzden insanlar bu memlekette hukuk yok diyorlar zaten.
Neşe Düzel - Pazartesi konuşmaları, Taraf
24.03.2008 |