|
Mehmet
Altan, tartışmalar yaratan bir akademisyen. Edebiyatla ilişkisini
ise denemeleriyle sürdürüyor. Altan'a göre Türkiye'de yazı ve bilimle
uğraşmak güç iş
Mehmet Altan kendi içinde iki farklı kişilik barındıran bir yazar.
Biz onu daha çok akademisyen kişiliğiyle, gündeme getirdiği tartışmalarıyla
ve doğruları savunmadaki inatçı tutumuyla tanıyoruz. Oysa pek tanımadığımız
bir Mehmet Altan daha var. O çocukluğundan bu yana edebiyatı hiç
dışlamamış, yazmayı yaşam çabası olarak değerlendirmiş başarılı
bir deneme yazarı. Mehmet Altan, son günlerde iki kimliğiyle de
başarılı kitaplara imza atmayı sürdürüyor. Geçen yıl Can Yayınları'ndan
çıkan ve üç baskı yapan 'Amerikan Rapsodisi'nde Amerika'da geçirdiği
bir yıl boyunca gözlemlediklerini objektif bir üslupla anlatıyor.
Mehmet Altan'ın 1986 yılında Akademi Kitabevi Deneme Ödülü'nü alan
'Kanatlı Karınca' ve yayımlandığı yıllarda da ses getirmiş olan
'Matadorun Ölümü' adlı deneme kitapları da son günlerde 'Kanatlı
Karınca' adı altında Can Yayınları'ndan çıktı.
Birey Yayıncılık'tan çıkan 'Birinci Cumhuriyet Üzerine Notlar' ve
'Esir Çocuklar Cehennemi' ise bilimadamı kimliğiyle yazan ve Türkiye'nin
yakın tarihi üzerine kimsenin sormaya cesaret edemediği sorular
soran Mehmet Altan'ın yeni çalışmaları arasında. Bu söyleşide çok
farklı kulvarlarda kalem oynatan iki Mehmet Altan'ı birden bulacaksınız.
'Kanatlı Karınca' ve 'Matadorun Ölümü' adlı kitaplarınız yıllar
sonra yeniden okurla buluşuyor. 'Kanatlı Karınca'daki denemeleri
on beş yıl sonra yeniden yayına hazırlarken neler düşündünüz? Akademisyenliğin
yanı sıra deneme türünde ürün vermeyi sürdürecek misiniz?
Senin içinden çıkan geçmişteki senle yeniden
karşılaşmak ve bir muhasebe yapmak... O adam ne kadar benim, o ne kadar şimdiki ben?
Ama sanıyorum ki hepsinin toplamıyım. O hayatın küfü pasından dolayı bir iki katman
daha aşağıda duruyor gibi görünse de sanıyorum onların hepsi benim
içimde. Zemin ve şartlar değiştiği vakit bunlardan her birinin daha
öne çıkıp bir diğerinin biraz daha arkada kalabileceği bir bütün
hissettim. Potansiyel olarak sizde varolan bir duygu titreşimin
kinetik hale geçmesiydi bu. Aslında ben bu işe edebiyatla başladım.
Bu tutku Paris'te okurken devam etti ama Türkiye'ye dönünce bulduğum
ortam beni yazının farklı bir kulvarına attı. Denemeye hayatı anlamaya
çalışmanın bir bütünü olarak bakıyorum. Biraz zemin ve zamanla bağlantılı
bir mesele. Akademik hayatımda da daha yapmak istediğim çok şey
var. Hepsi bir arada duruyor, hangisi ne zaman depara kalkar, hangisi
geriler, bunu ben de gerçekten bilemiyorum.
İlgi alanlarınızın genişliğini denemelerinizden çıkarmak mümkün.
Sanat, sosyoloji, iktisat, psikoloji, gündelik
yaşam, tarih, özel yaşam...
Hayat gibi karmaşık, çok yüzlü ve çok yönlü, tanınması mümkün olmayan
bir bütünü tanıma çabası deneme. Ne kadar tanımaya çalışsanız da,
tanımayı denemeyi deneseniz de eksik bir şeyler kalıyor. İnsan ömrü
yaşamı bir bütün olarak tanıma olanağına sahip değil. Belki o çaresizliği
yazı vasıtasıyla gidermeye, en azından azaltmaya yönelik bir çaba.
Ama bir bakıma da hayatın bir alanında derinleştirmeyi öne almak
lâzım. Bu edebiyatta da olabilir, akademik hayatta da olabilir.
Biraz bir yaşam tercihiyle de bağlantılı bu. Yazıyla çıplak kalmaktan
korkuyorsanız, bu yazarlığa halel getirir.
Bir söyleşinizde Türkiye'nin son on beş yılında yoğunlaştığınız
konularda söylediklerinizi bir envanter olarak yayımlamayı düşündüğünüzü
söylüyordunuz. Bu çalışmalarınızın ilk ürünleri çıkmaya başladı...
On yıl önceki yazılarımı, 'On Yıl Önce Bugündü' diye yayımlıyorum.
Bunu iki nedenle yayımlıyorum: Birincisi, burada dürüst duran cezalandırılıyor.
İkincisi, Türkiye'nin hiçbir şekilde değişmediğini ve hayatı bir
süpürge gibi çekip götürdüğünü göstermek için yazıyorum. Bir de
tutarlılık... Bu bir şey getirmiyor. Türkiye'de tutarlılık, derinlik,
ilkeli olmak bir avantaj değil dezavantaj gibi dursa da ben dünya
açısından bunların böyle olmadığını düşünüyorum ve bunu göstermek
için bu kitapları yayımlamaya devam ediyorum. Bu kitaplar o planın
devamı.
Siz de Aziz Nesin gibi Türk halkının duymaktan pek hoşlanmadığı
gerçekleri sık sık yineliyorsunuz...
Türkiye'nin iki dezavantajı var. Türkiye ikiyüzlü, ikiyüzlü olduğu
için kendini tanımaktan hoşlanmıyor. Bilim ve yazı saydamlık gerektirir,
eğer gerçekten bir bilimadamı olmaya azminiz varsa, yazıya hakkını
vermeye yönelik bir duruşunuz varsa, bunun olmazsa olmaz önkoşulu
saydamlık. Bir bilimadamı mikroskoba bakıp da gördüğü şey hakkında
yalan söyleyemez. Türkiye'de eyyamcı bir gelenek var. Bütün bu mesleklerin
ve çabaların ırzına geçmek isteyen ve bunu siyasete, kişisel çıkarlarına
alet etmek isteyen bir gelenek. Ama Türkiye'yi bu dibe vurdurdu.
Türk halkı da bir tür hak etmeden geçinme hastalığına yakalandı.
Ama ülkelerin batması Titanik'in batması gibi, bugünden yarına olmuyor,
biz irtifa kaybediyoruz. Bunları söylenmesi gerektiği için söylüyorum.
Sahtekârlıkla yazı Türkiye'de çok yanyana getirilmeye çalışılıyor,
buna gerek yok, bu çok ayıp, bu nedenle bilimadamı olmaya gerek
yok. Soyluluktan geçmemiş, aristokrasinin bulunmadığı ülkelerde
bilim olmuyor. Ben bunları bilseydim, hayatımı Türkiye'de kurmazdım.
Hayatı buraya gömdüğünüz vakit, olması gerekenleri yapmakta gecikiyorsunuz
ve ortada eksik bıraktığınız bazı temel noktalar oluyor. Futbol
oynamak için bir ömür sahayı temizleyen zavallılar gibi oluyorsunuz.
'Kanatlı Karınca'da yer alan 'Hz. İsa'ya Açık Mektup' adlı denemenizde
kara mizah had safhada. Gülmekle ağlamanın, parıltılı Noel geceleriyle
açlığın yan yana durduğu bir dünyayı başarıyla betimlemişsiniz.
Can acıtan mizah üzerine ne düşünüyorsunuz?
Ailede gülmeye en eğilimli kişi olarak beni
kabul ederler. Ama Türk toplumu beni kavgacı, ciddi, kızgın, kırmızı
görmüş bir boğa gibi görür. O kadar çok yalan, sahtekârlık gördüm
ki bunlarla dövüşmeye kalkınca ister istemez öfkeli oluyorsunuz.
O şakacı, absürd mizah anlayışından keyif alan, gülmeyi seven esas
kimliğiniz Türk topluluğunun gözünde bir ölçüde de olsa -belki tamamen
değil ama - siliniyor. Aslında bir mizah yazarı olmayı yeğlememin
daha uygun olacağını söyleyenler de var. Ama tam tersi bir noktaya
geldik.
Aslında bu da içinde mizah barındıran bir durum.
Edebiyatı seçecekken bilim adamı olmanızın altında da zorunluluklar
yattığını söylediniz.
Tabii yazıdan hiçbir zaman kopmadım, zaten bu kitaplardan belli
ama yazıyla da başbaşa bir yolculuğa çıkmadım. Çünkü yazıyla başbaşa
yolculuğa çıkmak temel bir yaşam tercihi. Bu, ağsız trapez yapmak
gibi bir şey. Belki kendimle hesaplaşırken de bu noktalarda da kendimi
sorguluyorum. Her şeyin nedeni de Türkiye ve başkaları değil, bu
fazla haksızlık olur.
'Amerikan Rapsodisi'nin sunuşunda Avrupa kültürünün yerini yeni
kültüre devrettiğini, yıldızların kaydığını, hayatın değiştiğini
söylüyorsunuz. Küreselleşme tartışmalarının
hızla yayıldığı ve tektipleşmenin arttığı 2001 yılında geleceğe
nasıl bakıyorsunuz?
Ben dünyanın bir kriz yaşadığını, bunun çok daha iyi olabilecek
bir dünyaya geçişin krizi olduğunu savunuyorum. Dönüp bakıyorum,
üretim biçimi, insanın çalışma aleti değişince insanın yaşam biçimi
değişiyor. Bunu, falcılıktan ayırmak için de geçmişten örnek veriyorum.
Bu da feodal dönemden sanayi dönemine geçişi yaşayan Charles Dickens'ın
kitaplarına baktığımız zaman,
İngiltere'nin o döneminde bugünkü durumu hatırlatan tablolar var.
Sosyal yaralar, krizler, sömürü, gözyaşı... Ama sanayi dönemi feodal
dönemden çok daha geniş zenginlik ve özgürlük getirmiştir. Bugün
de sanayi dönemi bitiyor ve insanlık çok daha zengin ve özgür olabileceği
çok yeni bir döneme adımını atıyor. Ama bu kolay değil. Çok sancılı
ve krizli bir geçiş olacak bu. Günlük hayat açısından bakarak bunu
değerlendirmemek, insanlık serüveninin bir parçası olarak değerlendirmek
gerekir.
Melis Özkan; Mehmet Altan ile
Söyleşi
Radikal Kitap, 21
.12.2001
|