|
Türk
burjuvazisinin ekonomik kökenli ve sınıf bilincine sahip olmayan
bir nitelikten çıkıp siyasal taleplerde bulunacak hale gelmesinde
en önemli nokta 1950 hareketidir. O yıl iktidara gelen DP, yalnız
burjuvazinin hem daha yaygın bir sınıfa dönüşmesine yol açmış hem
de toplumsal dönüşümün, asker, mülki bürokrasi ve aydınlara dayalı
seçkinci merkezden taşraya, yani çevreye kaymasına önayak olmuştur.
Bu hareket 1960 yılında merkezin müdahalesiyle kesintiye uğrar.
1960 darbesi, tarihsel blokun çevreye karşı kendisine uyguladığı
bir rehabilitasyondur. 1961 Anayasası bu oluşumu kurumsal hale getirmeye
çalışır. Devlet Planlama Teşkilatı gibi merkeziyetçi yapıların oluşturulmasındaki
amaç sınıfsal ayrışmayı engelleyebilmektir. Böylece hem kontrollü,
'devlete bağlı burjuvazi' desteklenecek hem de istenmeyen sınıfların
oluşumu önlenecektir.
Ne var ki, 1965 seçimleri, 1950 çizgisini sürdürür. Gerçi AP hükümetleri
de devletin ideolojik erkine dokunmamakta ve sadece ekonomik alanla
sınırlı kalacak biçimde burjuvaziyi kayırmaktadır ama bu hem o sınıfın
güçlenmesine hem de çevrenin etkinleşmesine katkıda bulunmaktadır.
Türk burjuvazisi çok temkinli olarak, belirgin ilk siyasal adımını
1970'lerde Ecevit hükümetine karşı atar. 1980'lere gelindiğinde
artık ideolojik erkinin bilincinde olan bir burjuvazi söz konusudur
ve bu sınıf artık 'Gülme sırası şimdi bizde' diyecek düzeye erişmiştir.
Gene de olayların akışı köklü biçimde 1983'le birlikte değişir.
ANAP iktidarı, dönemin neo - liberal ekonomiye dayalı, yeni sağ
konjonktürünü yakaladığından ilk kez devlete karşı kapsamlı bir
müdahalede bulunuyordu. Bu müdahale, adı koyulmuş, sınırları tayin
edilmiş bir hareket değildir. Fakat, kısa bir süre içinde anlaşıldı
ki, ANAP, burjuvaziyi kollayarak attığı adımlarla bu kez devleti
ideolojik anlamıyla da küçültmek çabasındadır. Yapılan düzenlemeler
sadece burjuvaziye ideolojik anlamda da yeni bir ivme kazandıracaktır.
Özellikle bürokrasinin geri plana itilmesi, orduyla girişilen iktidar
mücadelesi burjuvazinin, ANAP iktidarları aracılığıyla bu dönemde
yaptığı güç denemeleridir. O nedenle, 1980'ler, Türk burjuvazisinin
ideolojik erginleşme dönemidir. Fakat henüz rüştünü kanıtlamaktan
uzaktır Türk burjuvazisi.
Sorun, 1980'ler Türkiye'sinde, bazı çok
önemli yasal değişikliklere (141, 142. maddeler) rağmen 'reel liberalizm'
doğrultusunda önemli bir adımın atılmamasındadır. Hatta, bürokrasinin
ve devlet erkinin arttığını gösteren çalışmalar mevcuttur. Ayrıca,
ANAP iktidarları siyasal liberalizmi ekonomik liberalizmle atbaşı
götürmek konusunda haddinden fazla çekimser davranmış, 12 Eylül
rejiminin kalıcılaşmasına bu yoldan katkıda da bulunmuştur.
Devletçi politikaların, ulus-devlet anlayışının gerilediği 1990'larda
yükselen, yeni bir demokrasi arayışıyla iç içe geçen hukuki küreselleşme,
Türk burjuvazisinin, AB sürecini de kollayarak, ilk kez devletle
açık çatışmayı göze almasına yol açmıştır. Burjuvazinin ideolojik
rüştünü kanıtlaması ve siyasallaşması, sınıf bilincine ermesi ve
nihayet bunu toplumsallaştırma çabasına girmesi bu dönemdedir.
TÜSİAD raporları ve tavrı, devletle açık zıtlaşmaya girmekten, tarihsel
blokun kendisini 28 Şubat'la tahkim etme çabasına karşı da kaçınmamıştır.
Özellikle devletin ideolojik etkinliğini ve erkini artırma girişimlerine
karşı verilen mücadelede yönetsel bürokrasinin de burjuvaziyle ortak
hareket etmesi yeni bir süreci başlatmıştır.
Bugün bir kere daha gündeme getirilen 'küçük devlet' anlayışı bu
sürecin üstüne oturur ama onun olanaklarını ve kısıtlamalarını cuma
günü tartışacağım.
H.Bülent Kahraman
Radikal, 09
.01.2002
|