| |
Peter Drucker, tarihte kimi sınır çizgilerinin
bulunduğuna ve bunlar bir kez aşıldı mı, sosyal ve siyasi görünümün
değiştiğine, yeni gerçeklerin oluştuğuna dikkati çekiyor ve "1965-1973
arası bir tarihte, bu tür bir sınır çizgisini aştık ve önümüzdeki
yüzyıla girdik. Politikayı bir iki yüzyıl biçimlendirmiş olan inançları,
taahhütleri ve bağlantıları geride bıraktık. Üzerinde bize rehberlik
edebilecek tanıdık sınır taşlarının pek az olduğu bir siyasi terra
incognita (henüz keşfedilmemiş topraklar)dayız." diyor. Bir
bakıma bu sınır çizgisi yalnızca bugüne özgü değildir. İnsanlık
tarihinde bu tür sınır çizgileri büyük dönemleri belirlemektedir.
Her bir çizgide, bir önceki dönemin inanç, bağlantı ve taahhütleri
geride bırakılmış ve bir terra incognita'ya girilmiştir. Bu çizgiler
aşıldığında büyük dönüşümler, değişimler ortaya çıkmış, eskinin
yerini yeninin belirsiz, oturuşmamış unsurları almaya başlamıştır.
20. yüzyılın son çeyreği gerçekten bir dönüm noktası oluşturuyor.
Bu dönüm noktasının özelliği ise hızlı ve temel değişimin günlük
yaşamın normu haline gelmesidir.
İlk bakışta bu yaygın ve yoğun oluşum bir
karmaşa gibi algılansa da, bu karmaşada belli somut sınır taşlarının
seçilmeye başladığı, yeni toprakların belli benzerlikleri (eşitlikleri
değil) içerdiği söylenebilir. Örneğin ekonomi-siyaset ve yönetimde
devletin küçültülmesi politikaları, kültürde postmodernizm benzer
eleştirileri, benzer önerileri içeren kavramsal ve pratik dinamiklerin
çerçevelerini veriyorlar. Ülkemizde ise, İkinci Cumhuriyet tartışmaları
bu iki akımın (yeni dünya görüşünün) bir ürünü olarak gündeme gelmektedir.
Postmodern yaklaşımla İkinci Cumhuriyet yaklaşımları çıkış noktaları,
ekonomik ve kültürel dayanakları ve bakış açıları; devlete, bireye
ve topluma yaklaşım biçimleri; genel çözümlemeleri ve önerileri
açısından önemli bir benzerlik göstermektedir. Bu benzerlik bir
rastlantıdan çok her ikisinin de değişen dünya koşullarında yeni
bir kültür ve siyaset bütünü ya da ideoloji oluşturma arayışından
kaynaklanmaktadır. Aksoy ve Robins'e göre Türkiye'deki arayış bireysel
ve ulusal kimlik arayışı niteliğindedir. Avrupa ile özdeşleşen "Batı"
kavramının göreceleşmesi, modernleşme projesine karşı geliştirilen
oto-kritik geleneğinin Avrupalı kimliğini sorgulamasıyla birlikte,
Türkiye'de Batı ve Batılılaşma kavramlarının değişime uğramasıyla
ilişkilidir. Kuşkusuz, İkinci Cumhuriyet tartışmalarının bireysel
ve ulusal kimlik arayan yönü bulunmaktadır. Ancak, bu arayışın ardındaki
oto-kritiğin özelliği postmodernizmin kendini bir önceki dönemdin
bir "kopuş", her yönüyle bir farklılaşma olarak sunmasıyla
özel bir anlam kazanmaktadır. Drucker'in sözleriyle bağlantılı olarak
aldığımızda postmodernizm bir önceki aşamayla (modernizmle) ilgili
inançların, taahhütlerin ve bağlantıların geride bırakılması anlamındadır.
Başka bir deyişle, postmodernizm bir "karşı-modernlik"
olarak kendisini sunmaktadır.
Modernleşme: Değişim ve Gelişim
Osborne, modernlik (modernity) düşüncesine
bir tarihsel dönemleştirme kategorisi, toplumsal deneyimin bir niteliğinin
belirleyicisi ve tamamlanmamış bir proje olarak üç biçimde yaklaşılabileceğini
söylüyor. Modernliği hangi yaklaşımla ele alırsak alalım, postmodernizmin
onunla bir karşıtlığı sergilediği görülüyor. Zira, tarihsel bir
dönemleştirme kategorisi olarak modernizm kendisinden önceki dönemlerden
yalnız farklılığı değil, daha iyi, daha ileri ve gelişmiş olmayı
da içeren bir niteliksellikle bütünleşmektedir.
Başka bir deyişle tarihsel bir kategori olarak
modernleşme belli bir dönemi çağdaş olarak sınıflar. Ancak, bu çağdaşlık
yeni ve kendini aşmış olmayı içerecek ikili bir rol oynamaktadır.
Farklılaşmış biçimler içinde ilerleme ve gelişmeyi simgelemesi yanında,
gerçekleşmesi gerekli yeni ölçütleri koyarak farklılaşma ve homojenleşmenin
diyalektiğini dolayısıyla ulusal devlet ve modernleşme kuramlarını
da vermektedir. Bu olgu, onun belli bir niteliğin belirleyicisi
olmasını sağlamaktadır. Böylece modernleşmenin kendisi hem kronolojik
olarak bir dönemi, hem de gelişme ve ilerlemeyle bütünleşen toplumsal
deneyimin gelişerek süreklileşmesini anlatmaktadır.
Ulusal devlet ve modernleşme kuramları özellikle
19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren toplumsal gelişmenin temel
taşlarını oluşturmuşlardır. Uluslaşma ve sanayileşme-demokratikleşme-toplumsal
gelişme dinamikleri bir yandan kimi toplumların ulaştıkları belli
bir aşamayı simgelemiş; bir yandan da gelişmenin olmazsa olmaz,
koşulu olarak diğer toplumlar için bir model oluşturmuştur. Modelin
getirdiği en önemli özellik farklı bir alanda ortaya çıkmaktadır:
uluslaşmanın, gelişmenin ve ilerlemenin devlet öncülüğünde, devletin
belirleyeceği hedefler ve ilkeler çerçevesinde gerçekleşmesi. Bir
diğer özellik ise, bu sürece giren toplumların tüm yönlerinin değişiminin
sözkonusu olması, total bir değişimin gerekliliğinin ortaya çıkışıdır.
İster kendi isteğiyle, ister sömürgeleşme sonucu bu sürecin başladığı
her yerde hedeflerin önceden belirlenmesi ve bu hedeflerin verilmiş
bir toplumun yaşantısının tüm yönlerini içermesi modernleşmenin
temel özelliğini oluşturur. Bu oluşumun doğal sonucu modernleşmenin
aynı zamanda bir "siyasal kuram" niteliği kazanmasıdır.
Her siyasal kuramda olduğu gibi, modernleşme de, "hem ortak
yaşam için bir ideal sunmuş, hem de insanların bu idealde yaşamak
istediklerini onlara gösteren ikna edici bir işlev kazanmıştır.
Modernleşme kavramının çeşitli kullanım biçimlerinin
ardında gelişme ve ulusal devletle ilgili, onu meşrulaştıran düşünce
sistemleri de yer almaktadır: aydınlanma ve devlet felsefeleri.
Aydınlanma, ortaçağda dinin hizmetinde çalıştırılmış felsefenin
dinden bağımsızlaşmasıyla gelişen Rönesans felsefesinin akılcı,
özgür, laik insanlık kültürüne; gücünü ulustan alan, bilgi ve demokrasiye
dayalı devlet düşüncesinin, bilimin egemen olduğu bir doğa ve evren
görüşünün 18.ci yüzyılda bir kültür felsefesine dönüşümüdür. Bu
felsefenin ana tutumu gerçeğe akıl ve aklın gereci olan deneyle
yönelme; bütün konuları akılla aydınlatmadır. Yalnız dinin değil,
aynı zamanda geleneğin doğrularının da eleştirel akıl ile ele alınmasıyla
gelişen bu kültür sistemi insanı özgürlüğe ve yargılarında bağımsızlığa
kavuşturmayı, onu akla uygun bir dünya görüşüne, akla dayanan bir
yaşama yükseltmeyi amaçlamaktaydı. Bu kültür sistemi içinde tarih
"gelişmeyi belirleme" yanında, bu "değişmeyi güden
güçler ile bu oluşun ereğini" açıklayan, "tümüyle insanın
olan" bir olguya; akıl ve bilim tarihin itici gücüne; devlet
genel istenç ve demokrasiye dayalı ahlaki bir topluluğa dönüşmüştür.
Toplum sözleşmesi ile devletin insan iradesine dayalı meşruluğu
açıklanırken, bu ahlaki topluluk en olgun anlatımını Hegel'de bulmakta;
devlet, kendiliğinden akla ve birey özgürlüğüne uygun toplum düzeninde
varlığın ve aklın kendini gerçekleştirmesi olmaktadır. Bununla birlikte
Hegel'de devlet bir araç değil, "bizzat ereğin kendisidir".
Toplum sözleşmesi ve Hegel'de devletin özüne ilişkin farklılık birincinin
gelişme evresine, ikincinin ise bir modele göre dönüşme evresine
yanıt vermelerinden kaynaklanmaktadır. Hegel'de toplum çıkarı, özel
uğraş alanı olan sivil toplumun çıkarından soyutlanmış olup; sivil
toplumun bencilliği temsiline karşılık, devlet genel özvericiliği
temsil etmektedir. Başka deyişle devlet, kamu çıkarını (ya da ortak
çıkarı) temsil etmekte, birey ise ahlaki bir sorumluluk içinde bu
çıkara yönelmektedir. Bunun anlamı gelişme ve ilerlemenin, insan
aklını öne çıkarması yanında, (hedefleri devlet tarafından konsa
da) birey için ahlaki bir sorumluluk getirmesidir.
Gerçek bir bütün olarak aydınlanmada, gerek
toplum sözleşmesinde, gerek Hegel'ci devlet anlayışında, gerekse
Marksist toplum düzeninde bu sorumluluk insanın belli nitelikler
kazanmaya yönelmesini, bireysel çıkarını toplum ya da devlet ile
uzlaştırılmasını, başka deyişle özgürlüğünü kendi iradesi ile sınırlamasını
gerektirmiştir. Zira çıkarı, insanın elde etmek istediği her şey
olarak tanımlarsak, ahlaki sorumluluğun, bu çıkarın akılcı olduğu
kadar toplum yararına ters düşmeyecek biçimde tanımlanmasını gerektirdiği
de görülür. Böylece bireysel çıkar, yöre, sınıf ya da birincil ilişkilerin
geçerli olduğu aile ve/veya topluluk (cemaat) çıkarından çok, toplumsal
çıkara göre biçimlenmekte ve onun gerçekleşmesine katkısı ile meşrulaşmaktadır.
Modernleşmenin getirdiği bir başka sorun,
değişimin bir anda ve tüm alanlarda aynı hızda ve güçte gerçekleşmemesinden
kaynaklanmaktadır. Bunun sonunda yeni ile eski, göreli ağırlıkları
değişse de, insan ve toplum yaşamında ve davranışında, aynı anda
varlıklarını sürdürmektedir. Önemli olan yeninin, çağdaşın eskinin
yerini almak üzere bir ideal oluşturmasıdır. Kili'ye göre çağdaşlaşma
"devlet için, ulus için, kişi için bütünleyici bir kavramdır.
Yalnızca, gelişmeye engel olan bağlardan bağımlılıklardan kurtulması
değildir. Bununla birlikte ve bunun yanında o toplumdaki insanların
çağdaşlaşması özgürleşmesidir. İnsanın toplum, devlet yaşamında,
inançlarda, değerler sisteminde, ahlakta erdemli olması, bilimi,
bilimsel düşünceyi dünyasal işlerin yol göstericisi olarak kabullenmesi
ve insan olmaktan gelen özdeksel ve tinsel tüm gereksinmelerine
olumlu yanıt verecek düzeni kurmasıdır."
Görülüyor ki modernleşme ya da çağdaşlaşma
aynı zamanda insanı özne ve nesne yapan bilimsel ve teknolojik buluş
ve yeniliklerin getirdiği sosyo-ekonomik değişimlerle ilgili objektif
bir süreç ve eski düzenden çözülüşten kaynaklanan kültürel bir vizyonu
da kavramlaştırmaktadır. Bu süreç ve vizyon bir özne ve nesne olarak
insana kendini dönüştüren ilişkileri değiştirme gücü verirken, dönüşümü
de ekonomik gelişme ile birlikte bireyin kendini geliştirmesine
bağlar. Bu ise, devlet üstünlüğü ve öncülüğü ile bireyin gücü arasında
bir uzlaşma sorunu olarak modernleşmenin kimi temel çelişkilerini
ortaya çıkarmaktadır. Bunlardan biri, "egemen insanla egemen
devletin" uzlaştırılmasıdır. Ancak, bu çelişki yalnız genel
çerçevede devletle birey arasında değildir. Aynı zamanda kamu ile
özel bağlamında tüm ilişkilerde, somut koşullarla hedefler arasında,
görünüş ile gerçeklik, üst ve alt kültür, değer ikilemi" gibi
belli dikotomilerin oluşmasına da neden olmuştur. Ancak bu ikilem
ve/ ya da çelişki modernleşmenin sonunda ortaya çıkan bir sorun
değil, başlangıcındaki niteliksel farklılaşma amacının bir sonucudur.
Modernleşme teknolojik gelişimle bütünleşen bir ekonomik toplumsal
(kültürel) siyasal süreç olarak alındığında olduğu kadar, bir modele
göre değişme amacının özünde de bulunan somut koşullar- hedef ayrımını
ve buna bağlı tüm ikilemleri kendiliğinden içermektedir. Zira, sürecin
özünde yerleşik bir yaşam biçiminden daha ileri düzeyde örgütlenmiş
bir başka yaşam biçimine geçiş; yerleşik ekonomik, toplumsal ve
siyasal yapıların, kurumların, ilişki kalıplarının ve değerlerin
yıkılıp, yerlerini yenilerinin alması bulunmaktadır. Ancak tüm yaşam
biçiminin yeniden örgütlenmesi süreci içinde toplumun tüm unsurlarının
aynı anda ve hızda değişemeyişi bulunmaktadır.
Modernleşmenin ekonomik boyutu yalnızca sanayileşme
ile değil, aynı zamanda (en azından Batı modeli için) kapitalist
ekonominin gerekleri; siyasal boyutu ulus devlet ve çoğulcu demokrasi
doğrultusunda demokratikleşme; kültürel boyutu ise her iki alanda
geçerli bilgi, değer ve normlarla bütünleşmektedir. Ancak daha ileri
bir örgütlenme modeline dönüşüm açısından bakıldığında modernleşmenin
bu boyutları marksizm ve onun her üç boyuttaki belirleyicilerini
ve buna yönelik değişim sürecini de anlatmaktadır. İki sistem arasındaki
temel farklılıklar ne olursa olsun değişim dönüşüm sürecinde yukarıda
belirlenen ikilemler ortadan kalkmamaktadır. Nasıl bir model kabul
edilirse edilsin sonuçta düşünülen daha ileri, daha demokratik daha
iyi ve istenir bir yaşam biçimine geçiştir. Bu nedenle bu bağlamda
modernleşme her iki model için de ekonomik olduğu kadar, toplumsal
ve siyasal amaç özelliği de taşımıştır.
Modernleşme teknolojik gelişimin, bilimsel
bilginin bir ürünüdür. Aynı bilgi aydınlanma felsefesinin de özünü
oluşturur. İkisi arasındaki bağlantı her ikisinin birbirini geliştirmesine
dayalıdır: Teknoloji bilgiyi, felsefeyi dinden ve geleneksel sistemden
özgürleştirirken, felsefe de teknik bilgiyi üretecek insan tipini
ortaya çıkaracak, cesaretlendirecek bir ortamın düşünsel, toplumsal
ve siyasal alanda gelişimine katkıda bulunmuştur. Bu nedenle ayınlanma
-şimdilerde iddia edildiği gibi- yalnızca marksizmin, daha doğrusu
leninist devletin egemen gücü ve motoru olmakla kalmayıp, hem ulusal
devletin, hem de daha sonra çoğulcu ve liberal demokratik devletin
de egemen gücünü ve motorunu oluşturmuştur. Ulusal devlet tarihin
belli bir aşamasında gelişen ticaret ve sanayi burjuvazisinin gereklerine
yanıt vermiştir. Liberal demokratik devlet ise, kapitalist modelde
önce orta sınıfın, daha sonra da işçilerin ve diğer toplumsal kesimlerin
talepleri için bir yaşam çerçevesi oluşturmuştur. Bu nedenle devlet
ekonomik, siyasal bir bütün olması yanında ulusal-bireysel kimlik
için gerekli koordinatları da verir. Ancak farklı taleplere yanıt
verme olgusu, zorunlu olarak çeşitli alanlarda belli ikilemleri
ortaya çıkarır. Bununla birlikte bu ikilemin, insanın kendini geliştirmesinin
ve değişim içinde kendi kimliğini bulmasının mantığını verdiğini
gözden kaçırmamak gerekmektedir. Aynı ikilem aşağıda da değinileceği
gibi gerek postmodernizmin, gerek belli bağlamda İkinci Cumhuriyet
tasarımının da hareket noktalarını oluşturmaktadır.
Bugünün Sorunları
Modernleşme bugün bir bütün (model, süreç,
kültür, politika, vb.) olarak önemli bir aşamaya gelmiştir. Bu aşamada,
yukarıda da belirtildiği gibi gelişim-dönüşüm biçimlerinden biri
olan marksist uygulamanın büyük bir sarsıntıya girdiği bir yana
bırakılırsa, kapitalist model de oldukça uzun bir dönemdir önemli
krizlerle karşılaşmaktadır. Her iki modelin de ekonomik alanda olduğu
kadar, siyasal ve toplumsal alanlarda karşılaştıkları sorunlar sürecin
gerisinde bulunan (teknolojiyi değilse de) düşünce sisteminin eleştirilmesine
yol açmaktadır.
Teknolojinin günümüzdeki ulaştığı üstün düzeye
karşın, dünya ölçeğinde açlık sorununun büyük boyutlarda ortaya
çıkması, teknik bilginin öldürücü silahlar üretmesi, bütün çabalara
karşın zengin ve fakir ülkeler arasındaki farkın büyümesi, iletişim
teknolojisindeki gelişimin dünyayı küçültmesi yanında bilginin bir
meta haline gelişi, okur yazarlığın artmasına karşın bilgilenmiş
insanın yaşamını kontrol edememesi, istenç ve demokrasiye dayalı
ahlaki bir topluluk olarak kabul edilen devletin ve bürokrasinin
giderek bireyden uzaklaşması ve emredici nitelik kazanması, vb.
pek çok sorun ussallığa, bilimsel bilgiye, aydınlanmaya kısaca modern
kavramının özüne ve tüm bağlantılarına belli bir tepki doğurmaktadır.
Sahip olduğumuz bilgi ve deneylerin bu oluşumlara uymaması "insanların
ayaklarının altında yerin sallanması" yeni arayışlara neden
olmaktadır. Muhafazakar ekonomi kuram ve uygulamaları, (devletin
küçültülmesi siyasaları) ile postmodernizm bu arayışların farklı
biri gibi görünen, ancak birbirini tamamlayan yansımalarıdır.
POSTMODERNİZM VE İKİNCİ CUMHURİYET
Postmodernizm
Aydınlanmanın modernleşme sürecinde gerçekleştirdiği
misyon, devletin küçülmesi politikalarının geçerli olduğu bu dönemde
postmodernizm tarafından üstlenilmiş görünmektedir. Küçülme politikalarının
ekonomide ve ekonomi-devlet ilişkisindeki önerilerini kültürel alanda
postmodernizm temellendirmeye çalışmakta, dolayısıyla birey-toplum-devlet
arasındaki dengenin yeni koordinatlarını da vermektedir.
Bu koordinatları aşağıdaki gibi belirleyebiliriz:
1. Postmodernizm çağdaş toplumun rahatsız
edici yönlerini öne çıkaran, eleştiren, sorgulayan ve örtük bir
biçimde de olsa yeni bir dünyanın çerçevesini çizen bir tavrı ifade
etmektedir. Ancak bu tavır bir yandan bu rahatsız edici yönleri
"kültürel modernleşmeye" yüklerken bir yandan da "çokuluslu
kapitalizmin doğasına ilişkin açık ya da örtük bir siyasal tavır"
niteliğindedir. İlk yönüyle modernizme karşıtlığı simgelemekte,
ikinci yönüyle ise kendisi de bir kültür felsefesi olma özelliği
göstermektedir. Lyotard'ın postmodernizmi "aydınlanmaya"
dolayısıyla bilimsel bilgiye ve felsefeye inanılmazlık olarak tanımlaması
ve "popülist olanla, meşru (bilimsel) olan arasındaki karşılaştırılamazlıktan
kaynaklanan karşıtlık" olarak nitelemesi, postmodernizmin bu
iki yönünün bir açıklaması olmaktadır. Sorunun bir modernizm-postmodernizm
ikilemi içinde konması, modernizmin modernliğin kültürü olması,
postmodernizmin de kendi döneminin kültürü olmasını getirmektedir.
2. Postmodernizm kültür alanında modernleşmenin
popüler olanı değiştirmeye, geliştirmeye yönelik tavrına bir karşı
çıkış olarak geliştirdiği tavır, ussallığı ve bilimsel doğruyu (truth)
reddetmeye dayanır. Rotry'e göre bunlar "dil oyununun bir parçasıdır."
Oysa ki ussallık, modernleşmede "en karakteristik insan kapasitesi"
olarak kabul edilir. Bu nedenle ussallık insanın özgürleşmesinin
ve kendini geliştirmesinin temel dayanağını verir. Modernleşmenin
toplumsal deneyimin belli bir niteliği olarak tanımlanması bunun
bir sonucudur.
3. Modernleşmenin bilimsel doğruları ise,
özellikle toplumu tarihsel ya da işlevsel olarak açıklayan felsefe
ve/veya siyasal kuramın konusu olmaları nedeniyle postmodernizm
için geçersizleşmektedir. Zira postmodernizme göre bunlar aklın
totalleştirilmesi düşüncesine dayanan, akıl ve özgürlüğün sürekli
gelişiminin modern bilimin ve siyasetin kural ve normlarıyla sağlanacağını
ileri süren meşruluk anlatımlarıdır. Oysa tek akıl değil, akıllar
vardır. Bu nedenle modernizmin doğruları siyasal ve toplumsal eleştiri
için bir temel oluşturamaz. Bilimsel meşruluk artık "çoğulcu,
yerel ve heryerde olabilen" bir olgudur. Bilimde, estetikte,
adalette "tek ve kapsayıcı bir akıl ancak bir ideolojidir,
bu alanlarda ancak ussallığın çoğulluğundan," ya da "tekilliğin
çoğulluğundan" sözedilebilir.
4. Ussallığın bu tür reddi, ulusal devletin
mantığını da belli ölçüde ortadan kaldırmaktadır. Ulusal devlet
ve toplum, "devletin ilerici hedef olması", toplum yoluyla
kurtuluş aranması başka deyişle ekonomik kalkınmayla refahın arttırılması,
ortak çıkar ve siyasi bütünleşme sağlanması, ekonomik çıkar ile
sosyal ve kültürel değer ve üslupların gelişmesi beklentilerine
dayanmaktadır. Bunların özünde ussallık bulunmaktadır. Bu beklentilerin
dayandığı düşüncelerin geri gelmesi Drucker'e göre artık düşünülemez.
Bu durumda insanın bağlılığı, ya da ahlaki sorumluluğu soyut bir
toplum idealine değil, tarihsel olarak bağlı olduğu topluluğa karşı
olacaktır. Lyotard'a göre toplumu birarada tutan, toplumsal kimliği
veren ortak bilinç ya da kurumsal alt yapı değil, söylem pratikleri
arasındaki çapraz bağlardır (social bond).
5. Böylece postmodernizm iki şeyi birden
değiştirmektedir. Birincisi, toplumun örgütlenme temelidir. İkincisi
ise, toplumun (society) yerini topluluğun (cemaatin) almasıdır.
Postmodern toplum sanayi sonrası toplumla ilişkili olup; bilgisayarlar,
ileri teknoloji, bilimsel bilgi, enformasyon ve bilim ve teknolojideki
gelişmeler sonucu "hızlı değişim" toplumudur. Bu toplumda
teknoloji ve bilgi toplumsal örgütlenmenin temelini oluşturmakta,
insanlar arasında dünya ölçeğinde bilgi benzerliğinin, okur-yazarlığın
getirdiği bir benzeşme, bir birlik doğurmaktadır. Zira, iletişim
teknolojisindeki gelişme, insanlar arasında bilgi akımını yoğunlaştırmış,
farklı toplumların insanları aynı kodu kullanmaya başlamıştır. Ancak
bu durum söylem pratiklerinin kesişme noktalarını arttırmakla birlikte
ulusal devletin sınırlarını zorlamakta ve insanın kendi yerini,
kimliğini bulmasını da zorlaştırmaktadır. Bu nedenle insanlar tarihsel
olarak bağlı olduğu topluluklar vermektedir. Sözkonusu yönelişin
etkileri birey, toplum ve siyaset açısından önemli sonuçlar doğurmaktadır.
Örneğin, tarihsel olarak bağlı bulunulan çeşitli topluluklar arasındaki
"kültürel uzaklık siyasal ve toplumsal olarak saldırganlaşmaktadır.
Zira bu toplulukların (cemaat) dayanışma temelleri farklıdır.
Postmodernizmin Siyasal Çerçevesi
Postmodernizm dünyanın içinde bulunduğu koşullara,
insanların karşılaştığı sorunlara bir tepki, bir eleştiri görünümündedir.
Sorunların nedenlerinin liberal demokratik devlete ve marksizme
bağlanması postmodern siyaseti bu iki siyasal çerçeveden belli ölçüde
uzaklaştırmaktadır. Ancak yeni çerçevenin açıkça verilmemiş olması,
daha doğrusu çok dolaylı ve dolambaçlı olarak ifade edilmiş bulunması,
postmodern siyasetin, "mefhum u muhalifinden" belirlenmesini
gerektirmektedir. Bu belirlemenin dayanağı ise her iki siyaset çerçevesinin
yanıt verdiği siyaset biliminin geleneksel "kim, ne elde ediyor?"
sorusu olacaktır.
Her ne kadar postmodernizm mevcut bilgilerin,
açıklamaların artık geçersiz olduğunu ileri sürse de, çerçevenin
belirlenmesinde yine de bu bilgilerin yardımı gerekmektedir. Çok
basit bir şema içinde liberal, liberal-demokratik, marksist siyaset
ayrımları yaptığımızda, birincisi burjuvazinin, ikincisi orta sınıfların,
üçüncüsü ise işçi sınıfının taleplerine, beklentilerine karşılık
vermektedir. Bu belirleme doğru ise, liberal-demokratik ve marksist
siyaset çerçevelerinden uzaklaşan postmodern siyasetin genel yöneliminin
liberal devlet olduğu söylenebilir. Ancak bu yönetimin, pazarın
yerini piyasanın, ulusal girişimcinin yerini uluslararası şirketlerin
aldığı, ekonomik örgütlenmenin ulusal düzeyden dünya ölçeğine taştığı
"geç kapitalizmin mantığı içinde" değerlendirilmesi gerekir.
"Kim, ne elde ediyor? Sorusu postmodern
literatürde açıkça yanıtlanmış değildir. Bunun yerine "aktörlerin
rollerinin, oyunun kurallarının değiştiği" söylenmektedir.
Bunun anlamı devlet merkezli ya da sınıf ayrımına dayalı bir siyasetin
geçersizleşmesidir. Devlet merkezli bir siyasette, siyasal sistem
(devlet) -en demokratik tanımında bile- siyasal kaynak ve değerlerin
yukarıdan aşağıya emredici bir biçimde dağıldığı, bu dağılımın kontrol
işlevlerinin yerine getirildiği bir yapıdır. Bunun yanısıra siyasal
sistem otorite, egemenlik ve iktidar olgularını içeren insanlararası
ilişkilerin görece sürekli ve kalıcı bir bütününü oluşturur. Bu
tanımlar oyunun eski kurallarının özünü verirler. Bu da, kimin kaynak
ve değer dağılımından ne elde edeceğinin sistem tarafından belirlenmesidir.
Bu kural siyaset oyununda birey, toplum ve devlet ilişkilerinin
hiyerarşik ve emredici olmasını getirir. Ayrıca mevcut dağılıma
ilişkin talepler de yine bir yapı içinde "normatif ve yasal
rol tanımları biçiminde" ifade edilir ve aşağıdan yukarı iletilir.
Yeni siyasetin yatay ve eşitlikçi özellikte
oluşu herşeyden önce, devletin bu kaynak dağılımında, rolünü yitirmesi
sonucunu doğurur. Oysa liberal demokratik devlet (ya da sosyal refah
devleti) bu dağılımın sosyal adaleti gerçekleştirecek bir biçimde
örgütlendiği bir siyasete sahiptir. İkinci olarak, kaynak dağılımına
ilişkin talepleri dile getiren örgütlü çıkar gruplarının misyonlarının
erozyona uğraması gelmektedir. Zira bunlar hem kendi içlerinde örgütlülüğün
getirdiği belli bir hiyerarşiyle bütünleşmektedir. Hem de globalleşen
bir dünyada eski alanları yetersizleşmektedir.
Böylece birey, çıkarını tanımlayacağı ve
siyasal kimliğini belirleyecek çerçeveleri yitirmektedir. Aslında
burada kimlik yitimine uğrayan orta sınıf ve işçilerdir. Zira hem
ulusal devlet, hem de örgütlü çıkar grupları orta sınıfların ve
işçilerin çoğulcu devlet ve siyaset anlayışını temsil etmektedir.
Bu durumda oyunun kuralları ya devletin üstündeki uluslararası -örneğin
"piyasa" gibi- örgütlenmeler, ya da "ahlaki sorumluluğumuzun
yöneldiği tarihsel olarak bağlı olduğumuz topluluklarca" belirlenecektir.
Tarihsel olarak bağlı olunan toplulukların farklı kültürlere sahip
olması nedeniyle de bu kuralların evrensel olması olanaksız görünmektedir.
Jameson'a göre postmodernizm geç kapitalizmin kültürel mantığını
temsil etmektedir ve ancak bu mantığın kavramsal bir haritası çıkarıldıktan
sonra yeni kültürel ve sosyo-politik alan kavranabilecektir. Başka
deyişle ancak dünya ölçeğine çıkabilen kültürler bu haritada yer
alabileceklerdir. Bu ise, orta sınıfların kendilerini dünya ölçeğine
çıkaracak kültürel referans çerçevelerine (örneğin din) itilmesine
neden olmaktadır. Postmodern siyasetin yatay ve eşitlikçi oluşunun
bir diğer sonucu eski kültürel kimliklerin restorasyonudur. Zira
bunların ulusal çerçevede asimilasyonları artık olanaksızlaşmaktadır.
Buna ek olarak postmodernizmin kamu/özel,
üst kültür/alt kültür vb. ayrımlara karşı oluşu bir yandan alt kültürlerin
etkin olmasına, kültür çoğulluğuna yol açmaktadır. Bir yandan da,
üst kültürün estetik endişelerini bir yana itip duygu ve heyecanı,
spontane davranışı öne geçirmektedir. Bunun bir sonucu olarak cemaat
temeline dayalı postmodern siyaset, çoğunluğa verimlilik, haşinlik
ve astlık empoze eden günlük yaşamın moleküler siyasetine dönüşmektedir.
Zira günlük söylemlerin siyasal kuram ve felsefenin yerini aldığı
kültür çerçevesi daha çok "dayanışma" esasına dayalı olduğu
için global platforma çıkışı, bilimsel bilgi ile bütünleşmeyi de
sağlayamamaktadır.
POSTMODERNİZM VE İKİNCİ CUMHURİYET
Peter Drucker bugün toplumsal yapıda devleti
merkez alarak tanımlanan çoğulculuk yerine, devlet dışında yer alan
tek amaçlı, işlev ve performansa dayalı, apolitik nitelikte yeni
bir çoğulculuğun geçtiğini söylemektedir. Drucker'e göre sivil düzende
ise, güç üzerine odaklı, tek amaca ve ilgi alanına sahip, küçük
ve disiplinli azınlıkların kitle hareketine dayalı, politik nitelikli
grupların çoğulculuğu geçerlidir. Bu amaç ve alan darlığı onları
etkili kılmaktadır. Ancak bunların ikna ile elde edemediğini güçle
elde etmeye yönelmeleri nedeniyle, yeni çoğulculuk küçük azınlık
zorbalığı yanında, karizmatik liderler de yaratmaktadır. Drucker'in
bu belirlemeleri postmodernizmin sorunlarının başka bir gözle yorumunu
getirmektedir.
Diğer bir sorun "çıkar" tanımına
ilişkindir. Parenti, çıkarı, sahip olmak istediğimiz herşey olarak
nitelemektedir. Böylece çıkarın türü, niteliği vb. değişmektedir.
O zaman iktidar ilişkisi de en çok istediğimiz şeye ve göreli yoksunluğumuza
göre belirlenecektir. Eğer globalleşen bir dünyada dünya ölçeğine
çıkmak çıkarımız ise, bize kimlik verecekse, reaksiyoner ve ideolojik
çoğulluk ortaya çıkacaktır.
Öte yandan, kendini bilgi toplumunun kültürü
olarak tanımlayan bir siyaset felsefesinde iktidarın konusunun,
y ada çıkarın "bilgi ve iletişim" olarak tanımlanacağı,
siyasetin bilgiyi üretenlerle tüketenler arasındaki ilişkiyi içereceği,
"bilgi için yarış" olacağı söylenebilir. Bilgi, çıkar
olarak tanımlandığında siyasetin niteliği bilginin türüne göre değişecektir.
Postmodernizm bilimsel bilginin geçersiz olduğunu söylemekte, ancak
bilimsel bilgiyi de felsefe, kuram ile bütünleştirmektedir. Bunun
sonunda hem teknik bilgi, hem de insana kendini ve çevresini anlama,
açıklama olanağı veren söylem pratikleri bu çıkarın niteliğini de
tanımlamaktadır. Postmodern düşünceye göre söylem, felsefe ile siyaset
arasındaki boşluğu dolduracaktır.
Siyasetin aktörlerinden başlıcası bireydir.
Modernizmin tanımladığı birey ussal, eğitilmiş, evrensel etik ve
estetiğe bağlı, toplumsal gelişmeye ve toplumsal yarara inanan insandır
(siyasal açıdan da yurttaştır). Postmodernizmde ise duygusal, günlük
yaşam pratiklerini siyasete getiren, popüler kültürle özdeşleşen
ekonomik kimliği tüketici olarak tanımlanan "inhabitant"dır.
Başka deyişle kitle insanıdır. Giner, kitle insanının özelliklerini
standartlaşmışlık (yerine bir başkasının geçirilebilmesi), yalıtlanmışlık,
bireyliğini yitirmişlik, korku içindelik, manipüle edilebilirlik,
olgunlaşmamışlık, özgürlük ve belirli ahlaki değerlere sahip olmayış
olarak belirlemektedir. Bu grup aynı zamanda yeni orta sınıftır.
"Tüketici" olmanın bireysel kimliğe
getirdiği bir etki, onu daha önceki ulusal düzeydeki "vatandaş",
ya da belli bir sınıfsal kimliği belirleyen zanaatkar, tüccar, esnaf,
işçi, vb. kimliklerinden koparmasıdır. Böylece pazara yönelik, üretilen
ve kendine sunulan iyi pazarlanmış herşeyi (eşya, bilgi, din, ideoloji
vb.) tüketmeye hazır bir insan ortaya çıkmaktadır. Parenti'ye göre,
tüketimcilik (consumerism) adını verdiği bu özellik bir toplumsal
davranış biçimidir. Bu biçim insanın tüm enerjisini ve dikkatini
gelir, kazanç, başarı, vb. üzerinde yoğunlaştırmakta, onu bir izleyici-dinleyiciye
dönüştürmektedir. Tüketici kimliğinin getirdiği bir başka etki ise
manipülasyona açık olmasıdır. Bu nedenle postmodern siyaset bir
manipülasyon biçimi olarak nitelenmektedir. Böylece, bilginin tüketicisi
konumundaki insan, toplumun ve siyasetin tanımladığı birey ve yurttaştan
uzaklaştığı gibi, siyasette etkin olma özelliğini de yitirmektedir.
Postmodern siyaset bir bakıma sivil toplumun
güçlenmesi olarak sunulmaktadır. Zira sivil toplum, özel-kamusal
ayrımına dayalı bir kavramdır. Ancak, sivil toplum örgütsüzlüğü
değil, örgütlülüğü anlatır. Oysa, postmodernizmin global kültürü,
ancak devletin olduğu bir yapıda belli bir işlev görecek sivil toplum
örgütlerini etkisizleştirmektedir. Kaldı ki, yeni siyasetin büyük
çaplı bürokratik örgütlenmeye olan karşıtlığı, sivil örgütlerin
de yerel, ad hoc, belli amaç için gerekli örgütlenmeler olmasını
gerektirmektedir. Böyle bir örgütlenmenin, dünya ölçeğinde bir siyaset
oyununda etkili olabileceği ise kuşkuludur.
Öte yandan kültür çoğulculuğu da genel siyasal
kurallar konulmasını, ilkeler belirlemesini olanaksızlaştırmaktadır.
Postmodern kültür, kural ve norm çoğulluğunu getirmektedir. Bu olgu
demokrasinin özgürlük, eşitlik, çoğulculuk ilkeleriyle bir uyum
içinde gibi görünse de, iki nedenle gerçek bir uyumun varlığından
sözedilememektedir. Bunlardan ilki, eşitlik ve özgürlüğün demokratik
kuramda ussallıkla bütünleşmesi; ikincisi de, çoğulculuğun da aynı
mantık içinde ulusal bütünlüğe ulaşmada, belli kurallar ve değerlere
göre işlediği zaman bilinen anlamları içermesidir. Oysa, aralarında
birleştirici bir bağ, düşünsel bir temel bulunmadığından, buradaki
çoğulluğun modern demokratik kuramdakinden daha farklı bir anlamı
olması kaçınılmazdır.
Volin'e göre, Rotry hariç, postmodernistler
demokrasiden sözetmemekte; Rotry de postmodernizm ile liberal demokrasi
arasında bir bağ kurmaya çalışmaktadır. Bu ise, postmodernizmi,
daha önce de belirtildiği gibi muhafazakar ekonomi kuramları ile
bütünleştirir. Muhafazakar ekonomi kuramları bir siyasal kuram olarak,
insanın akıl ve yetenek açısından sınırlı olduğuna, sistem kurma
ve değiştirme kapasitesine sahip bulunmadığına ilişkin görüşleri;
demokrasiyi sınırlama istekleri, toplumsal adaleti reddetmeleri,
ekonomik hakları azaltma eğilimleri, eşitlik ve özgürlüğe ilişkin
negatif yorumları, dahası eşitliğin sistemi bozduğuna inanışları
ile demokrasinin farklı bir tanımını getirmektedir.
Postmodernizmin de, insanda duygu ve heyecanı,
spontane davranışı öne geçiren yaklaşımı, özel yaşamın kamusal olana
üstünlüğünü savunuşu, bireysel değer, yerel direniş ve dil sorununa
otoritenin zayıflatılması amacıyla sahip çıkışı geleneksel liberalizm
(ya da muhafazakar ekonomi kuramı) ile belli bir uyum göstermektedir.
Bu çerçevede kimi yazarlar postmodern siyasetin hoşgörüyü reddettiğini
ve bir tür anarşizm olduğunu ileri sürmektedir.
Öte yandan, postmodernizmin bireyin referans
çerçevesini devlet ve toplumdan (society), topluluğa (cemaate) yöneltmesi,
özel yaşamın değerlerini öne geçirmesi, kamu-özel ayrımında modernleşmenin
tümüyle özel alana aldığı dinin, yeniden siyasal bir çerçeve olmasını
sağlamaktadır. Tarihsel dinlerin, ulusal sınırlarla bağımlı olmaması
globalleşme sürecinde kimlik belirlemede yardımcı olmaktadır. Bununla
birlikte, bugün, tarihsel dinlerden çok, mezhepler güç kazanmaktadır.
Bunlar ise, dini ve siyasi toplumları bütünleştirerek politizasyonu
olmazsa olmaz koşulu olan laikliği, hatta hoşgörü ve sekülarizmi
de tehdit edebilmektedir. Başka deyişle, orta sınıfın dünya platformuna
çıkmasına ve bilgi üretenlerle diyalog kurmasına olanak tanımamaktadır.
İkinci Cumhuriyet
Globalleşme, karşılaşılan sorunlar için de
geçerli bir kavram niteliği taşımaktadır. Başta belirlenen sorunlar
yalnızca gelişmiş ülkeler için değil, Türkiye için de sözkonusudur.
Üstelik, ülkemizin "zengin kuzey" ile "fakir güney"
sınırının üzerinde bulunuşu sorunların etkilerinin daha belirgin
olarak hissedilmesine neden olmaktadır. İkinci Cumhuriyet düşüncesi
de bunun bir ürünü, Dünya platformuna çıkış için bir arayış olarak
nitelenebilir. Bu arayışların özelliği hem eleştirilerinin, hem
çok açık olmamakla birlikte önerilerinin postmodernizmin rengini
taşımasıdır: yeni oluşumlar karşısında "eski kapsayıcı kimliğin
reddedilmesi ve eski değerlere dayanmayan politik ortaklık zemini"
aranması.
Eski kapsayıcı kimliği ise, Kemalist ideoloji
(ya da Birinci Cumhuriyet) vermektedir. Bu kimlik modernizmin ussallık,
ulusal devlet, evrensel ilkelere dayanma, vb. özellikleriyle uygunluk
içindedir. 1920'de temeli atılan Türk Devleti için modernleşme (ya
da çağdaşlaşma) hem kuruluş aşamasında devletin ve toplumun niteliğinin
belirlenmesinde, hem de daha sonraki dönemlerdeki dönüşümlerde ulusal
ve bireysel kimliğin referans çerçevesini oluşturmuştur. Bunun doğal
sonucu olarak modernleşmenin içerdiği çelişkileri ve ikilemleri
bünyesinde taşımıştır. Örneğin, daha başlangıç döneminde- uluslaşması
ve sanayileşmesi gecikmiş tüm toplumlarda olduğu gibi- devletin
kurulması ve niteliğinin tanımlanmasında, toplumsal tabandan çok
seçkin bir grubun (asker-sivil bürokrasinin) siyasal, ekonomik ve
toplumsal ilke, hedef ve yöntemlerin saptanmasında itici gücü oluşturmasını
gerektirmiştir. Ancak, kurulan model süreç içinde kendi dinamizmini
yaratarak, işlevini, görevini, yetki ve sorumluluğunu belirlemiş
ve kendisi de uluslaşma ve çağdaşlaşma çabasındaki diğer toplumlar
için yarar sağlayacak bir model ortaya çıkarmıştır. Cumhuriyetçilik,
ulusçuluk, halkçılık, devletçilik, laiklik ve devrimcilik ilkeleri
eskiden yeniye geçişin düşünsel ve pratik çerçevesini verirler.
Sözkonusu ilkeler bu nedenle bir yönleriyle aydınlanma felsefesinin
içeriklerini taşırken, bir yönleriyle de ulus devletin kuruluşu
ve varlığını sürdürmesinin birlik - otorite - eşitlik gereksinmelerinin
yanıtını oluştururlar. Başka deyişle orta sınıfın ulusal kimlik
sorunun çözümünün gereksinmelerine de yanıt verirler. Bu nedenle
Kemalizm orta sınıfların ideolojisini oluşturur.
İkinci Cumhuriyet tartışmalarının siyasal
boyutu hem bu çerçevenin kendisinin, hem de belirleniş biçiminin
demokratik olmadığı temeli üzerine kurulmaktadır. Örneğin, "devletin
kuruluşu asker sivil bürokrasi tarafından, ilkelerin ve özelliklerin
halkı reddederek, halkın dışında belirlenmesiyle gerçekleşmiştir.
Bu özellik devletin askeri bir devlet olmasına neden olmuştur"
denilmektedir. Başka deyişle, belirlenen devlet kimliği halkın kimliğinden
ayrı ve ona empoze edilen bir kimliktir. Bu nedenle totaliter bir
özellik taşımaktadır. İkinci olarak bu kimliğin belirlenmesinde
çoğulculuğun, bireysel hakların yer almayışı; uygulamanın tek parti
ve karizmatik siyasal öndere ve şef sistemine dayanışı, devletin
(anti-monarşist ve anti-teokratik yönelimine karşın) anti demokratik
olmasına neden olmuştur denilmektedir. Üçüncü olarak, devletin "siyasi
fikri nazım" ya da siyasetin patronu oluşunun özgür düşünceyi
dışladığı, bireysel ve özel kimliklerin gelişmesini engellediği
eleştirisi gelmektedir.
Tartışmaların siyasal kimliğe yönelik eleştirileri,
bir bakıma, yetmiş yılı aşan bir süre içinde farklı temellere dayanan
ve farklı kesimlerden gelen demokratikleşme taleplerinin dayanağını
oluşturmaktadır. Bu bakımdan çeşitli dönemlerin eleştirilerinin
yeniden "toplu sunuluşu" görünümündedir. Tartışmaların
değişik, çarpıcı yönü ise sunuluş biçiminden kaynaklanmaktadır:
devletin kuruluş aşamasının özellikleri hiç değişmemişcesine bugüne
aktarılmakta, bir ulusal birlik ve kimlik olgusu sanki tarih içinde
hiç oluşmamışcasına bu özellikleri "epistemolojik kopma"
özelliği ile belli bir uyum göstermektedir. Bir başka ve daha temel
benzerlik ise, merkezi devlete karşıtlık ve meşruluğun devletten
başka alanlara kaydırılmasıdır.
İkinci Cumhuriyet görüşlerinin ekonomiye
ilişkin eleştirilerinin temelinde ise ekonomik bir program olarak
devletçilik anlayışı bulunmaktadır. Devletçilik, bu bağlamda kapitalizmi
tehlikeli görme ile bütünleştirilmekte ve "ekonomik aklın gereklerine
ve verimlilik ilkelerine dayanmayan, ekonomik yasalardan kopuk,
üretim ve refahı arttırmayan" bir sistem olarak nitelenmektedir.
Bunun sonunda pazara dayanmayan, rekabeti geliştirmeyen, verimli
ve üretken olmayan bir ekonomi ile halka hizmet etmeyen bir bürokrasi
ve bunların olumsuz sonuçları ortaya çıkmaktadır. Oysa "bilimsel
bilginin üretim tekniğine uygulandığı, ekonomiyi bilgisayar, iletişim
ve bilginin sarmaladığı günümüzde devletçilik yetersiz kalmakta,
savurganlığa yol açmaktadır". Burada da ekonomik bir araç olan
devletçilik, daha sonraki refah devleti (sosyal devlet) anlayışının
ilke ve uygulamalarıyla ayrıştırılmadan eleştirilmektedir. Bunun
yanısıra toplumsal davranışın bürokratik yapının olumsuz yönlerini
belirginleştirişi "asker devlet" olma ile bütünleştirilmektedir.
Bu iki olgu birbirinden ayrı şeylerdir. Birincisi, bürokratikleşme
ile; ikincisi ise, hem toplumsal gelişmişlik, hem de kurumsallaşma
ile ilgilidir. Bürokrasinin duyarsızlığı, gizlilik merakı gibi olumsuz
uygulamalar, Birinci Cumhuriyet'in asker ve sivil bürokratlarca
kurulmasından çok, işbölümü, uzmanlık ve örgütlerin biçimsel yönünün
yarattığı sorunlardır. Ordunun siyasal yaşamdaki rolü de yine yalnızca
ülkemize özgü değildir.
İkinci Cumhuriyet tartışmaları yeni bir yaşam
biçimi istemekte ve bunun kültürel bir devrimle gerçekleşeceğini
ileri sürmektedir. Bunun için önce kültürel demokratikleşme gelmektedir.
Kültürel demokratikleşme, "herkesin bütün renkliliği, bütün
kültürel özü, dili ve dini ile tam bir eşitlik, kardeşlik içinde
yaşamasını" sağlayacaktır. Bunun için tarihle, islamla ve kürtlerle
barışmak gerekmektedir. Böylece halk egemenliğine dayalı demokratik,
çoğulcu ve bireyci bir topluma ulaşılacaktır. İkinci olarak ise,
ekonomide devlet egemenliğine son verilerek verimli ve üretken bir
yapıya ulaşılacaktır: özetle devletin küçülmesi gerekmektedir. Önerilen
modelin "küçük devlet" ve "özelleştirme" olması,
eleştirilerin Birinci Cumhuriyet'i bir sembol olarak kullanmasının
bir sonucu olarak değerlendirebilir.
Yeni kimlik oluşumunda "hiyerarşik değil,
yatay ve eşitlikçi" bir siyasetin belirleyici olacağı görülmektedir.
Bu belirleyicilik yeni kimliğin, tüketicilik, yerellik, tarihsel
ve dinsel bağlar çerçevesinde oluşması anlamını taşımaktadır. Tarihle,
islamla ve kürtlerle barışmak kadar, federatif yapı talepleri de
bunun bir sonucudur. Aksoy ve Robins tartışmaların can alıcı noktasının,
farklı ve özel kimliklerin egemenlik arayışlarının özgürlük kavramı
ile nasıl bağdaştırılacağı olduğunu söylemekte ve İkinci Cumhuriyet
tartışmalarının yeni bir politik-sosyal platforma katkıda bulunup
bulunmayacağı sorusu ile bizi başbaşa bırakmaktadırlar. Bunun yanıtını
İkinci Cumhuriyet tartışmaları açıkça vermiyor. Ama bu yanıtı "postmodern
siyasetin özelliklerinde" ve küçük devlete
yönelik eleştirilerde bulmak
pek zor olmayacaktır.
Birkan UYSAL-SEZER
AMME İDARESİ DERGİSİ
Cilt. 26 Sayı: 1 Mart 1993
|