| |
Malatya'daki vahşet henüz devletin, halka hizmet için uzmanların
oluşturdukları bir teknik örgüt olmaktan ne kadar uzak olduğunu
iç burkan şekilde gözler önüne serdi. Gene de bu Cumhuriyet Bayramı'nın
öncekilere göre çok fazla umut veren yanı, bu eksikliği tümüyle
gidermeyi olanaklı kılacak AB müzakere sürecinin başlamış olması
ve Başbakan Tayyip Erdoğan'ın da İngiltere'deki son AB Zirvesi'ne
"müzakereci ülke başbakanı" olarak katılması.
AB, cumhuriyetin zaaflarını gidermeye yönelik bir süreci başlattı.
Devlet, kendine emanet edilen kimsesiz çocukları sağlıklı yetiştirmekten
uzak ama Kopenhag Kriterleri'nin kritik eşiğini aşmayı başardı.
Toplum da bunu müzakere sürecinde başaracak. Demokratikleştikçe
saydamlaşıyoruz. Kendi kendimizi aynalarda görüyoruz. Gördükçe de
hoşumuza gitmeyenleri söylene möylene de olsa düzeltme yönüne doğru
yollanıyoruz. Cumhuriyet, demokrasiyle tanıştıkça olgunlaşıyor.
Halbuki, önceden böyle bir umut yoktu.
Örneğin, 14 yıl önce cumhuriyetle ilgili olarak şunları yazıyorduk:
"Cumhuriyet halkın doğrudan ya da seçtiği temsilciler aracılığıyla
egemenliği elinde tuttuğu yönetim biçimi olarak tanımlanıyor. Cumhuriyet
kavramının bu tanımına rağmen egemenlik 1923'te Osmanlı hanedanının
elinden alınmış ama halka verilmemiş.
Cumhuriyetimiz demokrasiyle beslenerek demokratik bir hale gelmemiş.
Tek parti diktatörlüğü denetiminde totaliter bir yönetime dönüşmüş.
1923'te kurulan Cumhuriyet Osmanlı'ya karşı siyasal bir slogandan
öte demokratik bir içeriğe kavuşsaydı, bugünkü toplumsal rahatsızlıkları
yaşamazdık. Yaşamazdık, çünkü 1923 Cumhuriyeti yurttaşların ifade
ve dinsel inanç özgürlüğünün yanı sıra bireysel ve sınıfsal haklarını
da güvence altına alırdı. Halbuki, 1923'te dincilik, komünistlik,
Kürtçülük, liberallik yasaktı. Tek parti vardı. Kuvvetler ayrılığı
yoktu. Çoğulculuk anlayışının yerini tek parti iktidarı almıştı."
Yazının sonunu da şöyle bağlamışız: "Şimdi 1923 siyasal cumhuriyetinin
kalıpları, artan nüfus hareketleriyle birlikte bize dar geliyor.
Yaşadığımız olayları rahatlatmanın önemli bir çaresi de toplumun
tüm kesimlerinin katılımıyla yeni bir anayasayı ivedilikle yapmak
ve demokratik cumhuriyeti oluşturmak. 1923 Cumhuriyeti'nin asker
ve sivil bürokratlarının halka özgürlük tanımayan vesayetine son
vermek. Halkın istemlerini, özgür ve demokratik kanallardan akıtarak
toplumu kazasız belasız bir şekilde rahatlatmak. Artık işlevsiz
kalan 1923 Cumhuriyeti'nin çıkmazını görmezden geldikçe sorunlar
daha da büyür.
Çözüm, Türkiye İkinci Cumhuriyetini oluşturmaktır." Bundan
14 yıl önceki bu tespit ve önerilere, o zamanlar sadece kendi partisinin
İstanbul İl yöneticisi olan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan şöyle
yaklaşmış: "....İkinci Cumhuriyet Batılılaşma süreci içinde
bir harekettir. Batılılaşma dün Kemalist olmayı veya sosyalist olmayı
gerektirirken, bugün İkinci Cumhuriyetçi olmayı gerektirmektedir."
Daha sonra da şöyle bir değerlendirme yapmış: "İkinci Cumhuriyetçilerin
toplumun düşünce ufuklarının genişlemesi, haklarının farkına varması
ve bir kimlik arayışı içine girerek geçmişsiz, geleneksiz kimlik
kazanmanın imkansızlığını görmesi açısından büyük faydaları olmuştur.
Bu sağlıklı bir gelişme olup bunu içeren değişimden yana olmak bir
zorunluluktur."
Cumhuriyet'in 82. yıldönümünü kutluyoruz... Ama önümüzde hâlâ uzun
bir yol var. İnsanı önemseyen bir rejimin yerleşmesi sadece hukuksal
mevzuat düzenlemesi ile değil onu üreten bir sosyo ekonomik yapıyla
mümkün. Bu, tarım ülkesi olmaktan kurtulup, tüm varlığımızla sanayi
sonrası döneme kalıcı adım atmak ile tamama erecek. Bu da AB ile
müzakerenin sonu demek.
14 yıl önce hayal bile edemeyeceğimiz bir dönüşümün büyük kısmını
başardık. Cumhuriyetin zaaflarını onaran, ona insanı hatırlatan
bu yeni aşamanın da başarıyla sona ermesi dileğiyle...
"İkinci Cumhuriyet'i (www.ikincicumhuriyet.org) Batılılaşmanın
son durağı" olarak tanımlayan Tayyip Erdoğan'ın bu süreçteki
başarılı performansı, toplumun son 14 yıllık dönemindeki dönüşümün
de somut bir kanıtı gibi...
Batılılaşma, insanın yaşam kalitesini sürekli yükseğe çekecek bir
toplumsal dönüşümden başka bir şey değil çünkü...
Mehmet Altan, Sabah
29.10.2005
|