|
Bundan dokuz yıl önce Susurluk Çetesi ortaya döküldüğünde sistemin
temizleneceğini sanmıştım. Olmadı.
Ne kadar insanımızın ölümüne neden olduğunu bile bilmediğimiz Körfez
Depremi'nin ise müteahhit-bürokrat-siyasetçi üçgenini kaldırıp atacağını
ummuştum, o da olmadı.
Şimdi kendi halkını bombalayan, kurşunlayan ve belki de kendine
yeni bir uyuşturucu yolu açmaya çalışan bir zihniyetin Şemdinli'de
suçüstü yakalanmasına rağmen bu işin de kapatılacağından kuşkulanmaktayım.
Üstelik AB sürecine ve başta başbakan olmak üzere hükümetin "kararlılık"
ifadelerine rağmen...
Neden mi?
Birincisi, yakalananları savcının hangi madde ile suçlayacağını
merak ediyordum. Savcı soruşturduğu olayı "örgütlü suç-çete"
kapsamına alacak mıydı almayacak mıydı?
Dünkü gazetelerden almadığını, üstelik hakkında soruşturma yürütülen
dört kişiden ikisini serbest bıraktığını okudum. İkisi de Jandarma
İstihbarat Teşkilatı'nda çalışan astsubaylardı. Bunlardan birine
de Kara Kuvvetleri Komutanı sahip çıkmıştı. Üstelik serbest bırakılan
iki astsubay, olayın herkesin gözleri önünde meydana gelmesine rağmen
polise teslim edilmemişler, "güvenli" bir yere götürülmüşler
ve savcıya iki gün sonra ifade vermişlerdi.
Karamsarlığımı artıran başka nedenler de var. Olay yerinde ele geçirilen
Jandarma İstihbarat aracından iki görevlendirme yazısı çıktığını
okuduk. Bu görevlendirme yazısı halk tarafından yakalanan kıdemli
başçavuş Ali Kaya emrine verilmiş araç ile jandarma başçavuş Özcan
İldeniz'i kapsıyor.
Görevlendirme evrakını ise Hakkari İl Jandarma Komutanı Albay Erhan
Kubat imzalamış. Jandarmanın polisin yetkili olduğu kent merkezlerinde
"istihbarat" yetkisi yok. Hukuk devletinde iş ciddiye
alınırsa yetkiyi veren amirin de "idari soruşturmaya"
tabi tutulması gerekir. Ama "idari soruşturma" için, albayın
bir üstünün izin vermesi lazım. O da yaşanan örneklerdeki gibi bir
sonuç vermiyor.
Beyaz Renault'dan çıkanların "delil" sayılmadığı, savcının
bulunduğu grubu kurşunlayan ve bir kişinin ölümüne sebep olan uzman
çavuşun "nefsi müdafaayı aşan adam öldürmek" kategorisine
sokulduğu, bombayı atan itirafçı Veysel Ateş'in "basit cinayetten"
yargılanacağı dosyadan umudunuz olabilir mi? Üstelik iş ciddiye
alınsa, filmin sadece "kitabevi bombalama" sahnesiyle
yetinmemek gerekiyor. Şemdinli'deki on yedi bombalama, 5 Ağustos'ta
dağıtılan ve "intikam alınacağını" belirten bildiri var.
Sabah, böylesine vahim bir olayı "basit bir adli vaka"
konumuna indirme çabalarını haklı olarak "Meğer çete değil
nefsi müdafaaymış" diye dalga geçerek duyuruyor. Aynı tavrı
Milliyet'in manşetinde de görüyoruz. Ama ortaya çok ciddi hukuksal
ve siyasal bir iddia konmaz ise karanlıkta boy gösterenler bunun
birinci sayfalardan düşeceğinden, kamuoyunun işin peşini bırakacağından,
bu iktidarın yorulacağından çok eminler.
Türkiye Ali Şükrü Bey'in, Mustafa Suphi'nin öldürüldüğü ve katillerin
yakalanmadığı bir gelenekten geliyor. Askeri uçak alımında rüşveti
ortaya çıkarmayan tek ülke de burası.
Susurluk gibi "devletin devlet olma" özünü dinamitleyen
bir skandalı örtbas eden de burası. Şimdi AB sürecinde, sivil ve
demokratik otoritenin gücünü ispatlama açısından bir imkan ele geçti.
Üstelik ellerinde Susurluk gibi muazzam bir deneyim var.
Türkiye bir hukuk devleti mi? Silahlı bürokrasi hukuk denetimine
tabi mi? Yoksa burası çeteleşmenin hukuka ağır bastığı bir orman
mı? Bu soruların cevaplarını yakında daha iyi göreceğiz. Ama ilk
sinyaller bizim bildiğimiz o eski orman olduğu inancını pekiştirme
istikametinde. Umarız yanılırız. Umarız, hukuksuz devlet olamayacağını
bu kez devletin kendisi de bizzat anlar.
Mehmet Altan, Sabah
14.11.2005
|