|
Feriye'deki yemekte kayıtlara pek geçmeyen ama bana çok ilginç
gelen cümlelerden biri de, kendi bölgesinde oturmamasına rağmen
neden Şişli'deki savcının Orhan Pamuk'a dava açtığıydı...
Çok yazıldı ama tekrarlamakta yarar var, olayın garipliği bu kadarla
da sınırlı değildi. Orhan Pamuk için yapılan ihbarın İstanbul Adliyesi
Başsavcılığı tarafından reddedilmesine rağmen, Şişli'deki savcı
bu olayın üzerine atılmıştı.
Halbuki, hukuksal mevzuata göre Şişli'deki savcı soruşturmayı yapamaz,
davayı da açamazdı.
Neden mi? Birincisi olay onun bölgesinde değildi.
İkincisi ise daha da önemli bir neden.
Anayasa'nın 90. maddesinde yapılan son değişiklikle, insan hakları
konusundaki tüm uluslararası antlaşmalar iç hukukun üzerinde sayılıyor.
Dolayısıyla Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi de...
Bu sözleşmenin içtihatlarını ise Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi
kararları oluşturuyor...
Avrupa Birliği'nin "fikir özgürlüğü" anlayışı da, gene
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin bundan otuz yıl önce aldığı Handyside
Kararı ile belirginleşti ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin
parçası haline geldi.
Anayasa'nın 90. maddesinin son fıkrasına göre iş hukukumuzdan üstün
bir nitelik kazandı.
Zaten Yargıtay Ceza Dairesi de Avrupa İnsan Hakları'nın bir parçası
haline gelen ve "fikir özgürlüğünü" somut bir şekilde
tanımlayan Handyside Kararını kelime kelime içselleştirerek iç hukukumuz
haline getirdi. Çok gecikerek de olsa mevzuatın bir parçası yaptı.
Bütün hukukçularımızın ezberlemesi gereken Handyside Kararı fikir
özgürlüğünü şöyle tanımlıyor:
"...Bu değerlendirmeler, toplumun bir bölümünü rahatsız edici
nitelikte olabilir. Ancak unutulmaması gerekir ki ifade özgürlüğü,
çoğunluk gibi düşünmeme, kurulu düzeni sorgulama, hatta eleştirme
hakkını da kapsar. Dahası, sarsıcı nitelik taşıyan, toplumun çoğunluğunu
kızdıran ve tartışmaya yönelten fikirler de ifade özgürlüğünün koruması
altındadır."
Mahkemedeki diğer garipliklere girmeye gerek yok. Ankara'nın görüşünü
soran mektubun davadan bir gün önce adi posta ile yollanmasından
tutun da, Adalet Bakanlığı'nın görüşünü beklemeden davayı açmaya,
mahkeme kapısında toplanan kadrolu provokatörlere yakılan yeşil
ışığa kadar çok yazılıp çizildi. Neyse ki başbakan da tüm bunların
farkında...
Olup biteni yeniden hatırlatmamın amacı başka...
Geçenlerde Orgeneral Kemal Yamak anılarını yayınladı...
Anılarında Özel Harp Dairesi'ne dair çok ilginç bilgiler veriyor.
Üstelik Yamak bu dairenin başkanlığını da yapmış...
Anlattıklarına göre, Özel Harp Dairesi 1952 yılından 1974 yılına
kadar parlamentonun ve hükümetin haberi olmadan faaliyet gösteriyor.
Silahlı sivil uzantıları olan ve yasa dışı bir örgütlenmeyi içeren
bu kuruluşun parası da ABD'den geliyor. Her yıl bir milyon dolar
alıyorlar...
Örgüt, halk arasında "kontrgerilla" olarak ünleniyor ve
önceki gün yayınladığım 3115 sayılı Sahra talimatnamesine göre yasadışı
her türlü faaliyette bulunup, yargıdan muaf sayılıyor.
Türkiye bir hukuk devleti mi, değil mi?
Eğer bir hukuk devleti ise parlamentonun ve hükümetin haberi olmadan
yasadışı silahlı bir örgüt resmi bir kurum içinde nasıl oluşturulabilir?
Yabancı bir devletten gizlice alınan yıllık bir milyon dolar ne
anlama gelir? Böyle bir suçun, bizim ceza hukukumuzdaki karşılığı
nedir?
Ortalıkta ihbar sayılabilecek koca bir kitap var. Orgeneral Yamak'ın
kitabı...
Bir yazarın konuşması hakkında dava açmak için kendi bölgelerinde
olmayan bir olaya müdahale etmekten kaçınmayan Şişli'deki savcılar,
bakalım yabancı bir devletten alınan parayla kurulmuş gizli bir
örgütü ihbar eden kitap hakkında ne düşünecekler?
Mehmet Altan, Sabah
16.01.2006
|