| |
Geçtiğimiz eylül ayında ortalığı gümbürdeten Ermeni konferansı
ile ilgili olarak İstanbul 4. İdare Mahkemesi'nin kararını eleştirdiğim
için hakkımda yeni bir dava açılmış...
Moda oldu, iddianamelere aşırı bir merak var, benimle ilgili olanı
ise kısa, aynen yayınlıyorum: "Keza, 28. sayfada yer alan Mehmet
Altan tarafından hazırlanan O İKİ ÜYE KİM? başlığını taşıyan yazıda
da, İstanbul 4. İdare Mahkemesi'nce verilen karar, en koyu istibdat
dönemlerinde bile rastlanması zor bir anlayışı simgeleyen karar
olarak mutlaka ve mutlaka hukuk tarihine geçeceği, yapılmış bir
konferansı ne konuşulacağı belli değil diyerek irdeleyen hukukçuları
barındıran bir yargı sistemimizin bulunduğu, bu kararın hem iç,
hem de dış kamuoyunu ayağa kaldırdığını, ancak ortaya çıkan şaşkınlık
ve tepkinin kendisini şaşırtmadığını, Türkiye'de yargı sisteminin
hukuk ile bağını kopardığı ve alınan kararların iyice siyasallaştığına
dair pek çok örnek bulunduğu belirtilmek suretiyle, yapılan itirazların
bir üst mahkemece reddedildiğini, İstanbul 4. İdare Mahkemesi'nin
19.09.2005 tarihli kararı hakkında mütalaa yayınlamıştır."
Savcı, "eleştirimi" mütalaa olarak değerlendirip cezalandırılmamı
istemekte...
Merkez Grubu Hukuk İşleri Yönetimi'nin konuyla ilgili tüm hukukçuları,
savcının "eleştiri hakkını", mahkemeyle alakalı bir "mütalaa"
saymasının isabetsizliği üzerinde hemfikirler. Ama biz yargılanıyoruz.
Üstelik, ne komutanlar toplandı, ne genelkurmay başkanı, başbakanı
ve cumhurbaşkanını ziyaret etti...
Ne Adalet Bakanı iddianamenin kabul edilmemesi gerektiğini söyledi...
Ne de, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu harekete geçti.
Savcının beni suçladığı yazımda, asıl üstünde durmasını bekleyeceğim
ve bana göre bir hukuk skandalı olan bir bölüm vardı. Zaten o nedenle
"yargı sisteminin hukuk ile bağını kopardığını" ve "alınan
kararların iyice siyasallaştığını" söylüyordum...
Çünkü yığın yığın belgeden birisi de benim elimdeydi. Aslında hukuk
ile ilgili herkesin yüzünü kızartması gereken ama savcının ilgilenmediği
o örnek, yargılandığım yazıda şöyle anlatılıyordu: "Türkiye'de
yargı sisteminin hukuk ile bağını kopardığına ve alınan kararların
iyice siyasallaştığına o kadar çok örnek var ki...
Bunlardan birinin de belgesi benim elimde... Örneğin, İstanbul 5.
Asliye Hukuk Hakimi Nesrin Merih Güner "vatan hainliği suçlaması
hakaret değildir" diye karar almıştı...
Yargı süreci kendi hatasını düzeltir diye beklersiniz değil mi?
Bunun da her zaman isabetli olduğunu iddia etmek çok zor... Çünkü
bu kararı, mahkeme başkanı ve bir üyenin muhalefetine rağmen Yargıtay
4. Hukuk Dairesi üyeleri Ülkü Aydın, Şerife Öztürk ve Mehmet Uyumaz
onayladı... Üstelik tashihi karar isteğini de reddettiler...
Zaman zaman bu hukukçuların aldığı diğer kararlarla belgeleri de
görme imkanı oluyor... İlgilenirseniz bakabilirsiniz..."
Tabii bu skandal karara karşı olağanüstü bir muhalefet şerhi yazan
Yargıtay 4. Hukuk Dairesi Başkanı Bilal Kartal'ı ve karara katılmayan
Salim Öztuna'yı da hukuk adına saygıyla anmalıyım.
Birisi size "vatan haini" diye hakaret ederse, ne yaparsınız?
"Hukuk devletinde yaşıyoruz" inancı ile mahkemeye başvurursunuz,
"vatana ihanet kanununun" var olduğu bir ülkede böyle
bir sataşmanın "hakaret olmadığı" yolunda karar alınacağına,
bunun Yargıtay tarafından da onaylanacağına inanır mısınız?..
Bunun "normal" olup olmadığını anlamak için bir örnek
yeter... Eğer ben bunu devletin sivil ya da asker bir yöneticisi
için söylemiş olsaydım, aynı hakimler aynı şekilde karar verir miydi?
O halde, bu nedir? Ben, "vatan haini hakaret değildir"
diye karar alan bir adalet mekanizmasının herkesi harekete geçireceğini
boşuna umut etmiş, kimsenin aldırmadığını da görmüştüm....
Bu vurdumduymazlığın bir "hukuk devletinde" yeri olamazdı...
Ben cevapları hukuk içinde aradığım için yanıldığımı son gelişmelerde
anladım...
Başıma geleni hiç kimse umursamamıştı, çünkü ben askerliğimi kısa
dönem ve acemi er olarak yapmıştım...
Benim hakkımda her şey söylenebilirdi.
Mehmet Altan, Sabah
13.03.2006
|