| |
Bundan tam iki hafta önce, Nevruz öncesi, Diyarbakır'daydım. Güneydoğu
Sanayici ve İşadamları Derneği Genel Başkanı Şahismail Bedirhanoğlu
ile Diyarbakır Barosu Başkanı Sezgin Tanrıkulu'nun davetlisi olarak
"Yeni Türk Ceza Kanunu ve Demokratik Hakların Kullanımı"
adlı seminerde konuştum.
Amacım düşündüklerimi söylemenin yanı sıra bölgenin nabzını da tutmaktı.
Paneli düzenleyip beni de konuşmacı olarak çağıran iki kurumun
da dahil olduğu yirmi üç sivil toplum örgütü Nevruz öncesi bir bildiri
yayınlayarak, "şiddetin" dışlanmasını ve "AB üyelik
sürecini" olumsuz etkileyecek her türlü yaklaşımdan kaçınılmasını
istemişti.
Önceki gün, yeniden Türkiye'yi kana bulamak isteyen odakların Güneydoğu'yu
ateşe verdikleri gelişmeler ertesinde de bir şekilde tekrarlanan
bildiri aynen şöyleydi: "Şiddetin yeniden tırmanmasından endişe
duyuyoruz ve son günlerde art arda meydana gelen şiddet eylemlerini
de kınıyoruz.
Şiddet, sorunların çözümünde yöntem olmamalı, bu yöntemin kullanılmasından
kesin olarak vazgeçilmelidir.
Şiddetin yeniden tırmanması, yatırımların aksamasına, yoksulluğun,
işsizliğin, ahlaki çöküntünün artmasına, dolayısıyla kaosun yeniden
bütün topluma egemen olmasına neden olacak ve Türkiye'nin AB üyelik
sürecini de olumsuz etkileyecektir.
Bu bağlamda, şiddet ortamının sonlandırılması, toplumsal barışın
sağlanması için gerekli yasal düzenlemeler geciktirilmeksizin yapılmalıdır.
Yaklaşan Nevruz'un toplumda yeni bir gerginliğe yol açtığını da
gözlemlemekteyiz. Nevruz'un anlamına uygun bir biçimde şenlik havasında
kullanılması, bu gün vesilesi ile Diyarbakır'dan bütün Türkiye'ye
bir barış havasının egemen olmasını diliyor, herkesi sağduyulu olmaya
çağırıyoruz."
Nevruz sakin atlatıldı ama birkaç gün önce bugüne kadar görülmemiş
bir şekilde Diyarbakır kentinin "ekonomik varlığına" kasteden
bir gelişme izledik.
Kürt Siyaset Kurumu'nun baskın görünen yanı Bilgi Üniversitesi'ndeki
"Türkiye'nin Kürt Meselesi" adlı sempozyumda da açıkça
izlendiği gibi, özellikle etkin bazı kadın kuruluşlarının muhalefetine
rağmen, şiddeti destekleyerek kendine "koltuk" aramakta...
Çoluk çocuğu alet ederek, bankalara saldırarak kaotik bir ortam
yaratmanın, bölgedeki insanlara bir yararı olmadığı çok açık.
Bazıları bölgedeki insanların dertlerini, sorunlarını, ekonomik
ve sosyal kalkınmayı lügatinden çıkarmış, sadece ve sadece kendine
siyasal ikbal isteyen bir aranışa girmiş sanki.
Alevleri etrafındakileri de yakacak olan "ikbal aranışının"
gündeminde Güneydoğu'daki diyabetli çocukların ensülin meselesi
yoktur... Kadınlar yoktur... İşsizler yoktur...
Günlük yaşam çilesinin altında ezilenler yoktur.
Varsa yoksa, geçmişte çile çektiği için bugün artık yönetimden pay
almaya hak kazandığını düşünen siyasetçinin şişkin egosu vardır.
Çözüm de, onlar için artık AB değildir, demokrasi değildir, insan
hakları değildir, piyasa ekonomisi değildir.
Hatta, özellikle AB süreci sorunları çözüp devletbirey ilişkilerini
demokratikleştirdiği, durumu normalleştirip rant peşindeki profesyonelleri
saha dışına attığı için karşı cephede sayılmaktadır.
Çözüm olarak sunulan ise aşırı bir milliyetçi söylemdir.
Zaten siyasal rantın sözlüğünde hiçbir çoğulculuğa yer bırakmayan
bir "Kürt toptancılığı" her şeyi bastırmaktadır.
"Kürt sorunu", "Kürt siyaseti" gibi...
Kendi içinde liberal, sosyal demokrat, muhafazakar, Marksist diye
ayrışmayan, her şeye ırk kimliği üzerinden bakan bir yaklaşımın
demokratik çözüm ile veya AB süreci ile de ilişkisi olamaz elbet.
GÜNSİAD, Baro ve diğer birçok kuruluşun vurguladığı gibi, statüko
bu kez bazı Kürt siyasetçileri de terkisine alıp, ortalığı yakıp
yıkarak, Türkiye'nin dönüşümünü önlemeye çalışıyor.
Irkçı bir yaklaşım sadece kan ve gözyaşı getirir.
Olan gene, masum çocuklara olur.
Mehmet Altan, Sabah
01.04.2006
|