| |
Pazartesi günü Turgut Özal'ın on üçüncü ölüm yıldönümü.
Bunu kim nasıl okur bilemem ama sosyolojik açıdan bakıldığında iki
Türkiye var: Turgut Özal öncesi Türkiye ve Turgut Özal sonrası Türkiye.
Turgut Özal öncesi Türkiye bizim gençliğimizin Türkiyesi'ydi.
Nüfus çoğunluğunu köylünün ve esnafın oluşturduğu Türkiye'de o dönemler
vitrinin önünde oturan etkin bir orta sınıf vardı.
O orta sınıf, devletin bürokrasisi etrafında mevzilenmiş bir zümreydi.
Elit bürokratlar, üniversite hocaları, aydınlar.
Devletin piyasanın önüne geçtiği, bürokrasinin halinin vaktinin
daha iyi olduğu, bürokratik çember etrafında kümelenmiş olanların
orta sınıfı temsil ettiği, daha eğitimli, daha nitelikli ancak geçimini
devletin göletine bağlamış bir kesim.
Toplumun belki de en etkili kesimiydi.
Nasıl etkili olmasınlar?
En büyük ekonomik gücü devletin oluşturduğu, ciddi bir burjuva sınıfının
bulunmadığı en geniş kesimini de köylü ile esnafın oluşturduğu bir
ülkede, okumuş, yazmış, Batılı, Osmanlı'nın Sarayı'ndan miras kalmış
dar ama güçlü bir grup...
Herkes, Türkiye'yi onlar sanırdı.
Cumhuriyetin köylülere Çankaya civarında dolaşmayı yasakladığı,
Türkiye'nin gerçek yüzünün kırsala hapsedildiği ve buna izin veren
bir nüfusun yaşadığı bir Türkiye.
Piyasa kavramı yoktu. Rekabet yoktu. İhracat yoktu.
Laik ve Kemalist modern Türkiye ve onu sırtında taşıyan devlet kökenli
orta sınıf vardı.
Her şeyi onlar belirlerdi. Osmanlı'nın ilmiyesi onlardı. Osmanlı'nın
seyfiyesi de onlardı.
24 Ocak kararlarıyla "mertlik" bozuldu.
Fiyatların belirlenmesinin piyasaya bırakılması kararlaştırıldı.
Devlet bürokrasisinin yerini artık piyasada koşuşturanlar alacaktı.
Devlet etrafında kümelenenler ne rekabete, ne piyasaya, ne de üretime
dönüktü.
Tüm kurallar değişti.
Dünün elitleri bugünü ve gidişatı hiç beğenmiyor. Zarafet kayboldu.
Atatürkçülük eskisi gibi değil. Türbanlılar çoğaldı. Hatta kandil
gecelerinde camilerden naklen yayınlar izlenme rekoru kırar oldu.
Memurlar ve geçimini devlet çeşmesinden sağlayanlar fakirleşti.
Tiyatrolar kan kaybetti. Şiir yok oldu. Klasik müzik buharlaştı.
Köşklerin yerini apartmanlar almakla kalmadı, her dairenin önünde
topuğuna basılmış ayakkabılar topluluğu oluştu.
Sanki Türkiye yuvarlandı.
Türkiye yuvarlandı sananlar Türkiye'yi 83 yaşında sanıyor.
Halbuki 24 Ocak 1980'deki piyasanın inşasını temel alırsanız bugünkü
Türkiye henüz 26 yaşında.
Nüfusun artmadığı, köylülerin Anadolu'ya hapsolduğu, esnafı aydınların
gölgelediği bir Türkiye vardı ama gerçek değildi.
Turgut Özal o suni vitrini kırdı.
Kırdı ama yerine de derli toplu bir vitrin yapılamadı.
Ancak 26 yılda da yapılamazdı.
Piyasa ekonomisinin kültürünün oluşması için bile dört kuşak gerekir.
Şimdi eskileri yaşamış olan bizler gibilerin şaşkınlıkla izlediği
gerçek Türkiye var karşımızda.
Köylülerin Ankara'dan kovalanmadığı, rekabetin arttığı, üretimle
birlikte vahşetin de çoğaldığı, toplumun gerçek yüzünün saklanamadığı
hareketli ve hırslı bir Türkiye.
Ortalama okul yılının dört olduğu, burjuvazinin parçası sayılan
sanayicinin zehirli atığını Tuzla'da toprağa gömdüğü, başlık parasının
hala sorun olduğu Türkiye.
Kimileri burayı 83 yaşında sanıyor. Gerçek olmayan o rötuşlu resmi
arıyor.
Diğerleri de 26 yaşında elini ayağını henüz kullanmayı bilemeyen,
hışırlığını ve hırtlığını üzerinden atamamış, kendini yeni yeni
yetiştirecek olan Türkiye gerçeğini görüyor.
Bu kadar geç bırakılmış bir toplumdan, daha farklı ne beklenebilirdi
ki?
Cumhuriyetin doğumundan Turgut Özal dönemine kadar "sera çiçeği"
gibi suni bir ortamda yaşatılan Türkiye gerçek hayatla ve oksijenle
temas edince...
Bir kısmı ürkütücü bir hızla serpilip gürbüzleşerek boy attı, bir
kısmı da çürüdü.
Mehmet Altan, Sabah
15.04.2006
|