| |
Ertuğrul Özkök'ün geçenlerde yazdığı "Yeni
Cumhuriyet" başlıklı yazı birinci sayfadan şöyle anonslanmıştı:
"Toplumun arıtma sistemi bozuldu. Sistem kendini temizleyemiyor.
Havuz kirlenmeye, hatta zehirlenmeye başlıyor.
Ülkeyi bu hale getiren siyasi kadrolar, 1923'te kurulan cumhuriyet'in
bir dönemine nokta koyuyorlar.
Şimdi yeni bir sistem kurma zamanı.
O nedenle geçmişte yanlış bir zamanda başlayan İkinci Cumhuriyet
tartışmalarının yeniden gündeme gelmesi gerekiyor."
Gerçekten de "eski yapı" artık Türkiye'yi taşımıyor.
Birinci Cumhuriyet'in "kazanımlarını" sahiplenip, yanlışlarını
ve eksiklerini gidermek durumundayız. "Özeleştiri anahtarını"
bir yana koyarak, geçmişi olduğu gibi kutsayarak, bugünü yeniden
kuramayız.
Yoksa mevcut tıkanıklığın aşılması topluma çok daha büyük bir fatura
çıkaracak.
Toplumun "arıtma sistemi" tamamen bozuldu. Bu doğru. Ama
hiçbir zaman da iyi çalışmadı zaten. Geçmişi daha akılcı bir süzgeçten
geçirseydik, Ali Şükrü Bey cinayetini de sonuçsuz bırakmazdık, bütün
dünyada ortaya çıkarıldığı halde bizde gizli kalan Lockheed askeri
uçak alımındaki rüşvet olayını da... Bunların üzerine gidilmesi
"sistemin" tıkanmasını önleyebilirdi.
Ama yapılmadı. Yapılması önlendi.
Ve susurluk skandalı, toplumsal sorunları çözmede yeterli olmayan
Birinci Cumhuriyetin artık tümden kendini arıtamadığını ortaya koydu.
Mevcut "Laiklik" demokratik bir ruhla teçhiz edilmese
de, geçmişin en önemli kazanımlarından biri...
Bunu demokratik bir içerikle zenginleştirip, korumak gerekiyor.
Ancak, dünya ve Türkiye 1930'ları yaşamıyor.
Sadece laiklikte takılıp kalamayız. Sağlıklı bir bünye için demokrasiye,
insan haklarına ve piyasa ekonomisine muhtacız.
Metin Göktepe'yi işkenceyle öldüren polislerin bir yılı aşkın bir
süredir hala yargı önüne çıkmayıp, ellerini kollarını sallayarak
dolaşmasını Birinci Cumhuriyet'in Osmanlı'dan devralıp, yetmiş yıldır
sakladığı "memurun muhakemat yasası" önlemiyor mu?
Silahlı bürokrasinin hiçbir çağdaş demokraside rastlanmayacak oranda
yetki kullanıp, sorumlu sayılmaması normal mi? Bu gariplik ta başlangıçtan
gelen bir çarpıklık değil mi?
Herşeyin devreye halkın sadece "figüran" olarak girmesini
sağlayan 1946'da bozulduğunu söylemek ne kadar doğru?
Türkiye'de "sivil kadroların" silahlı bürokrasiden farklı
bir geleneği sürdürmesi mümkün kılındı mı? Tek partili dönemin güç
dengeleri ve hukuksal mevzuatı ne kadar değişti ki?
Değişse, aradan geçen on yedi yılda "12 Eylül Hukuku"
tasviye edilirdi.
Askeri darbeciyle, sivil siyasetçi arasında belki de farkın olmasına
izin verilmediği bir ülke Türkiye...
Türkiye'de kitleler "çağdaş bir üretim biçimini" benimsemedikçe
yeni bir yapılanma sağlıklı kılınamaz.
Yeryüzü "bilgi çağı"na geçtiği halde, biz hala nüfusun
yarısını köyde tutuyoruz.
Türkiye'yi ayağa kaldıracak, zenginliği arttıracak, dolayısıyla
toplumsal özgürlükleri kullanılır hale getirebilecek bir "teknoloji
politikamız" bile yok.
Çünkü, Birinci Cumhuriyet'te "ekonominin ve devletin patronu"
halk olamadı. Tam tersine devlet "halkın ekonomik ve siyasi
egemeni" haline getirildi. "Devletçilik" ilkesi çağa
uyuyor mu?
Bunu ters yüz etmeden düze çıkabilir miyiz?
Hala vatandaşlarından vergi toplamayı beceremeyen bir yapılanma
ile üç binli yıllara doğru çıkamayacağımız açık bir biçimde gözüküyor.
Kör inadı bırakıp, neler yapabileceğimizi el birliği ile tartışmalıyız.
Geçmişin artılarını sahiplenip, eksilerini dışlamalıyız.
Yeryüzünün çoğulcu, çok sesli, bireyselliği öne çıkaran bugünkü
haline; tek parti rejimini savunarak, ona sahip çıkarak, mevzuatını
koruyarak ve o dönemin öne çıkardığı militarizme boyun eğerek yetişemeyiz.
Bunları değiştirdiğimizde ise, demokrasinin, insan haklarının ve
piyasa ekonomisinin sorunsuz işlediği etkin ve saygın bir devlet
örgütüne, üretken bir topluma ulaşmamız kolaylaşacak. Zaten cumhuriyetin
demokrasiyle bezenmesi anlamına gelen "İkinci Cumhuriyet"
de bu resimden başka bir şey değil...
Herkese, sağlıklı, başarılı, mutlu ve huzurlu bir bayram diliyorum.
Mehmet Altan
Sabah - 19.04.1997
|