|
geri dön
II. CUMHURİYET MANİFESTOSUNUN TARTIŞMALARINA GİRİŞ
Osmanlı toprak düzeni saray-özgür köylü ilişkisine
dayanıyordu. Üretim tarzını belirleyen yapının temeli küçük köylülük'dü.
Saray doğrudan küçük köylülüğün ürettiği artığa el koyuyordu. Herhangi
bir sermaye birikimi girişimi Osmanlı'nın mevcut toprak düzenine
tehdit sayılırdı, kısacası Osmanlı toprak düzeni sermaye birikimine
düşmandı aksi takdirde varlığını devam ettirmesi mümkün değildi.
Osmanlı bu özelliğiyle Batı'nın klasik kapitalistleşme
sürecinden farklı bir yol izlemiştir. Cumhuriyet bu mirası devraldı
ve korudu. Şimdi de durum bundan farklı bir özellik teşkil etmiyor.
Tarım ülkesi olduğumuz ve tarım ülkesi zihniyetini taşıdığımız gerçeğini
yadsıyamayız, tarımda küçük üreticilik hakimiyeti devam ediyor ve
hala sarayın yerini alan devlet; ekonominin ve siyasetin tek patronu
konumunda.
Halkın ekonomi patronu konumundaki sistemini,
tahakküm halinde devam ettiren bir devlet, Osmanlı geleneğiyle göz
önüne alarak değerlendirdiğimizde liberalleşmesinin ve demokratikleşmesinin
çok zor olduğunu hatta imkansız olduğunu görmekteyiz. Sistemin sağlıklı
bir işlerliğe kavuşabilmesi için acilen devletin ekonomik gücünü
halka devretmesi gereklidir. Aksi takdirde Türk toplumunun demokratik,
insan haklarına saygılı piyasa ekonomisi kurallarına uygun bir iklime
kavuşması beklenmemelidir. Demokrasi bireyin parasal ve sosyal hakkını
araması ve bu alandaki özgürlüklerini genişletmesi için bir araçtır.
Türk toplumu bugün çağdaş, kalitatif üretim
tekniklerinin gerisinde ve kendi emsallerine oranla çok daha az
bir üretime sahiptir. Türkiye'de üretim arttıkça pay alma savaşı
devletten bağımsız olarak piyasa ekonomisinde gerçekleşir ve sonuç
olarak demokrasi talebi artar, demokrasi kültürü de derinleşir.
Demokrasi talebini arttırabilmek ve demokrasi
kültürünü derinleştirebilmeyi başarabilmemiz için bir çarpıklığı
gidermek gerekir: Bu çarpıklık halk iradesinin yerine ordu iradesini
koymaktan kaynaklanıyor. Cumhuriyetin kurucularının tamamının asker
olması da bu yüzden bir tesadüf olarak değerlendirilmemelidir.
Cumhuriyet dönemindeki yapılanmada batılılaşma
zihniyeti sadece bir yaşam biçimi olarak taklit edilmiş ve algılanmış,
bu yaşam biçimini doğuran üretim biçimi ise gözden kaçırılmıştır.
İmrenilen batının yaşam üslubunun altında burjuvazi ve sanayileşme
tarihi yatar. Türkiye'de böylesi bir tecrübe yaşanmadığından veya
eksik kaldığından devrimler halkın hilafına oluşturulmuş ve bunun
bekçiliği de silahlı güçlere emanet edilmiştir.
Askeri vesayet süreci 1925'ten sonra iyice
keskinleşmiş. 1. Meclisteki bütün muhalifler topyekün şeriatçı ilan
edilmiş ve siyaset sahnesinin dışına itilmiştir. Kemalizm tek resmi
görüş haline gelmiş otoriter ve totaliter kimliğiyle üretim biçimi
değiştirilmeden üstyapı kurumlarında egemen olunmaya çalışılmıştır.
Türkiye'nin gelenekleriyle görenekleriyle
bir sorunu yoktur. Temel sorun üretim biçiminin geri kalmışlığı,
bilim ve teknoloji üretimindeki yetersizliktir. Türkiye'nin üretim
biçimini bilgi çağına taşıması için süratle dünyaya entegre olması,
çağın şartlarına uygun kriterlere uyma zorunluluğu vardır.
Bilimin konu ve ilişkisi doğayı çözümlemektir:
Toplum ile doğa, insan ile doğa, insan ile toplum arasındaki bağıntılara
açıklık getirmek, bilimin kavramsal sınırlarını çizer.
Toplum ve insanın hem doğayla, hem de birbirleriyle
olan ilişkilerine ışık tutan bilimin başarısı için tek koşul kendi
yolunun yasaklarla ve tabularla kesilmemesi, sekteye uğratılmamasıdır.
Çünkü yasaklar ve tabular bilimi amacından
saptırır. Onu ulaşacağı hedeften saptırır, bilim kendi doğasıyla
burada çelişkiye düşmesine zorlanır.
Otoriter toplumlarda bilim boy atamaz. Çünkü
oralarda devletin tüm vatandaşlara zorla kabul ettirdiği resmi görüş
vardır.
O resmi görüş tartışılmaz, sadece kabul edilir.
Oralarda doğrular aranmaz, çünkü neyin doğru olduğuna devlet karar
verir.
Resmi görüşün olduğu yerde ise bilim olamaz.
Bütün bir toplumu aynı şekilde düşünmeye zorladığınız yerde bilimin
araştırmalarına olanak sağlayan demokrasi yok demektir.
Bunların gerçekleşmesine engel olan devlet
yapılanmasını dönüştürmeden değişimi yakalama hep bir rüya olarak
kalır.
Türkiye'nin siyaset kurumu halka güvenmeyen
bu nedenle demokrasiden korkan askeri cumhuriyetin atadığı bir kurul
gibi işlemektedir. Ortada en başlangıcından beri seçilen değil atanan
bir meclis var. Bu nedenle halkın iradesini devlete taşımak yerine
devletin otoriter tek sesli cebberrut kemalist mantığını ve devletçi
ekonomik patronluğunu halka dayatmanın dışında pek bir şey yapamıyor.
Halkın kendini tanıması ve açıklaması için
aracı olacak olan medya gibi organlarda Ankara'dan yeterince kopmadığı
için bu süreç uzuyor, devlet eksenli yapı köhnemiş olmasına rağmen
sahneyi terketmiyor. Günümüzde yaşadıklarımız Türkiye'de derin devleti
silahlı bürokrasinin oluşturduğunu ve bu kesimin yargısal denetim
dışında kalmaktan dolayı zorlanmadığını gösteriyor.
Lockheed (lakit) askeri uçak alımındaki rüşvet
olayı yeryüzünde sadece Türkiye'de ortaya çıkarılamadı. Aynı şekilde,
suç işleyen memuru yargı elinden kurtaran muhakemat yasası bir tek
Türkiye'de var.
Asker-sivil-otorite ilişkileri Türkiye'de
çağdaş ülkelerden çok farklı bir mantık mekanizmasına sahip. Askeriyenin
sivilleri bile yargılayan kendi mahkemesi bulunuyor. Dünyada hiçbir
örneği bulunmayacak biçimde kendi danıştayın aldığı kararların bazıları
idari yargıya kapalı, harcamaları ise sayıştay denetiminden uzak.
Mesela Türkiye'de ne 12 Mart'ı, ne 12 Eylül'ü, ne 27 Mayıs'ı, ne
de 28 Şubat'ı yargılamak söz konusu olamaz. Generaller savunma konusu
dışındaki her konuya müdahil olurken toplum ne savunmayı ne de askeriyenin
yapısını tartışamıyor.
Parlamentonun bu açıdan askeri darbecilerden
ayrılmakta pek de heyecanlı olduğu söylenemez.
Tek parti rejimini pekiştiren 12 Eylül Anayasası
ve 809 yasasıyla hukuku olduğu gibi duruyor. 12 Eylül'ün darbeci
yapılanmasıyla içiçe yaşadılar. Parlamento hiçbir zaman darbeci
yapılanmayla beraber olmaktan da rahatsızlık duymadı.
Türkiye'de gelinen nokta, siyaset kurumuyla
darbeci zihniyet arasında fazla bir farkın olmadığı gerçeğidir.
Parlamentonun amacı halkın vergilerinden
oluşan devlet olanaklarını gönüllerince paylaşmaktır. Türkiye'de
siyaset devlet rantlarını bölüşmek üzere yapılıyor. Devlet bankalarından
ucuz kredi almak Kit'lere adam sokmak, devlet ihalelerinden pay
koparmak, partililere büfe açma hakkı tanımak ve hazine arazilerini
ele geçirmek siyasetin temel hedefi olmuştur.
Piyasa ekonomisinin hedefi ekonomik kaynakların
en verimli şekilde kullanmasını sağlamaktır.
Türkiye'de devletçilik zihniyeti Türk insanının
ve Türk toplumunun rekabetçi ruhunu öldürüyor, kendini geliştirmesini,
yarışabilmesini cevvaliyetini arttırmasını olanaksız kılıyor. Dünya
ile bütünleşmesini neredeyse olanaksız hale getiriyor.
Türkiye'de devletçilikten sıyrılmış sektörlerin
performansı, ekonominin de bu vesayetten kurtulması halinde çok
daha zengin verimli ve üretken olabileceğini bize açıkça ispatlıyor.
Bu ispat, yeryüzünü bugünkü ekonomik düzeyi sermayeyi kıt kaynak
olmaktan çıkarttı. Türkiye'nin kendi beyinsel gücünü geliştirmesi
ve bunu yeryüzündeki sermayeyle evlendirmesi halinde gelişmemiz
çok hızlanacaktır. Ne var ki, 75 yıllık Cumhuriyet tacının ağırlığını
gideremediği gibi ortalama okumuşluk yılını da 3,6 yıldan öteye
taşıyamamıştır. Eğitimin niteliğini süratle değiştirmek yeni yetişen
nesli devlet bürokrasisine göre değil piyasadaki rekabete göre şekillendirmek,
tarımın payını hızla küçülterek küçük ve orta boy işletmelerin dinamizminden
yararlanmak. Ayrıca araştırmak; araştırma ve geliştirme harcamalarını
gayri safi milli hasılanın yüzde üçüne çıkartmak listelerin acil
maddeleridir.
Devlet liberalleşip demokratikleşmedikçe,
giderek nüfusu artan toplumun ve sanayi devrimini yeryüzünün önünde
geleceği tıkayan ve kaos ihtimalini arttıran bir barikat oluşturmaya
devam edecek.
Devlet rant kavgası yapmak için halkın ekonomik
ve siyasal patronu olmaktan vazgeçebilsin ki, Türk halkı reşit hale
gelip yeryüzündeki olması gereken yere ulaşsın...
Mehmet Altan
Doğu Batı Düşünce Dergisi
Sayı: 1 Kasım 1997
|