| |
Mesut Yılmaz, geçen ayın sonlarına doğru gerçekleştirdiği
Moskova gezisi sırasında, Sami Selçuk'un "demokrasi" talep
eden tarihi konuşmasını "Türkiye'de bizzat devlet kuruluşlarının
başındaki kişiler tarafından bile sistemin tartışılmakta oluşu bence
olumlu bir gelişmedir" diyerek, lafı değişime ve "İkinci
Cumhuriyet"e getiriyordu:
"Biz topyekün değişime, öyle İkinci Cumhuriyet gibi maceralara
girişmeden, zaten üzerinde konsensüs olan değişim projelerini tedricen
gerçekleştirmek suretiyle, Türkiye'nin çağdaş anlamda bir hukuk
devletine geçişinin mümkün olabileceğine inanıyoruz."
Sanırım, bu konuşma, Mesut Yılmaz'ın yaptırttığı "Bugün seçim
olsa ne olur?" raştırmasının hemen sonrasında yapıldı. Araştırma
sonuçları, hiçbir partinin barajı aşamadığını ortaya koymakla kalmıyor,
seçmenin yüzde kırkının kararsız olduğunu da gösteriyordu.
Deprem bölgesindeki bir başka araştırma ise, devletin "en güvenilir
kurumları" da dahil, devlete inancın topyekün yokolduğunu göstermekteydi.
...
12 Ekim günkü ANAP grup toplantısında ise, "tedricen değişim"
yanlısı Mesut Yılmaz'ın söylem temposunu yükselttiği görüldü. Eleştirilerin
dozu artmış, hedefler keskinleşmişti:
"Devlete kırgın bir milletle, milletini düşman gören bir sistemle,
vatandaşı hiçe sayan bir cumhuriyetle, acze düşen bir siyaset mekanizmasıyla
Türkiye'yi yeni çağa taşıyamayız.
... Türkiye'nin yozlaşmış, çürümüş sistemine getirdiğimiz öneriler,
milletin geleceğine olan güvenden, Türkiye'de çok daha iyi şeyler
yapmak mümkün. Bunu da devlet değil, millet yapacak. Yeter ki devlet
vatandaşına engel olmasın. Kişisel hak ve özgürlükler mümkün olduğunca
geniş tutulmalı.
... Türkiye'de özgürlükler halk tarafından alınmamış, tepeden verilmiş.
Demokrasi adına devlet dokunulmaz yapılmış. Sıkıntının temelinde
bu var. Dokunulmaz devlet yoktur, dokunulmaz olan kişisel haklardır."
Sanırım iki konuşma arasındaki farklılığın temelinde yatan, Yılmaz'ın
yaptırttığı araştırmayı bir ay sonra yeniden yaptırtıp, gene aynı
sonuçların elde edildiğini görmesidir.
Gene de, Yılmaz'ın radikalleşen söylemi dikkat çekti ve "İkinci
Cumhuriyet" söylemi ile irtibatlandı.
...
İletişim Yayınları'ndan yayınlanan "Popüler Siyasi Deyimler
Sözlüğü" adlı kitap, inanılmaz bir gayretle özü saptırılmaya
çalışılan "İkinci Cumhuriyet"i dürüst ve ciddi bir tavırla
şöyle tanımlıyor:
"... 1923 Cumhuriyeti'nin demokratik ve çoğulcu bir niteliği
bulunmadığı, egemenliğin halka değil bürokrasiye ve orduya ait olduğu,
devletçi ekonomi anlayışının bir 'soygun sistemine' dönüştüğü tespitlerinden
hareketle ortaya atılan cumhuriyetin demokratikleşmesi ve siyasal
sistemin yeniden yapılanması, 'İkinci Cumhuriyet'in kurulması olarak
nitelendi."
Sözlük, İkinci Cumhuriyetçi çözümleri de şöyle özetliyor:
"... bu rejimin bürokratik yapısının değiştirilmesi, devletin
ekonomik ağırlığının azaltılması, şeffaflaşması, vergi verenlerin
vergilerinin nereye harcandığını denetleyebilecek hale gelmesi,
rejimin üzerindeki ordu vesayetinden arındırılması ve tüm toplumsal
tabakaların katılımıyla devlet çatısının üretken ve demokrat olarak
yeniden çatılması..."
Mevcut köhne yapının maddi ya da manevi rantını yiyen "tutucular
cephesi" Ankara'nın şefliğinde inanılmaz bir sahtekarlık ile
"İkinci Cumhuriyet" kavramını çarpıtmaya çalıştı.
Ama bu başarılamadığı gibi, "İkinci Cumhuriyet"in ne dediği
daha da derinlemesine ele alınarak "bilimsel tez konusu"
olmaya başladı.
İrfan Çelik, "Türkiye ve Orta Doğu Amme İdaresi Enstitüsü Kamu
Yönetimi Lisansüstü Uzmanlık Programı"nda, Doç. Dr. Birkan
Uysal danışmanlığında yaptığı "İkinci Cumhuriyet" adlı
çalışmasında bu kavramı şöyle tanımlıyor:
"1990'lı yılların Türkiye Cumhuriyeti'nin devlet yapısı ve
siyasetine yönelik eleştiri ve değişim taleplerinin bir ifadesi
olarak kullanılan İkinci Cumhuriyet kavramının kendisi de aynı zamanda
şiddetli eleştirilerin hedefi oldu. Bu çatışma, kavramın bir ölçüde
1923'ten günümüze kadar Cumhuriyet'in tarihine yönelik bir siyasal
reddiye olarak anlaşılmasıyla ilişkilidir.
Ancak İkinci Cumhuriyet kavramı ile ifade edilsin veya edilmesin,
bugün devletin yapılanması ve siyasetine ilişkin söylemlerdeki vurgu;
mevcut siyasal yapının toplumsal dinamiklerin gerisinde kaldığı
ve tarihsel işlevini tamamladığına yöneliktir."
...
Türkiye'de neredeyse bütün kavramlar yeryüzünden alınmış ve Sami
Selçuk'un da vurguladığı gibi içeriğinden soyundurulmuş. Üstelik
bu kavramların evrensel anlamlarıyla kabulünü sağlayacak her türlü
tartışma da yasak edilmiş.
Halk, sadece iktidarın babadan oğula geçmesini önleyen, özetle hanedanın
egemenliğine son veren Cumhuriyet kavramını demokrasi ile özdeş
saymış. Daha doğrusu ayrımlarına ve tanımlarına yönelik merakını
korku nedeniyle boşvermiş.
İktidarı halka vermeyen bir Cumhuriyet'in ne kıymeti harbiyesi var
ki?
Padişah gider de bir diktatör ya da bir egemenler grubu gelirse,
bu halkın özgürlüğünü ve zenginliğini arttırır mı?
...
"İkinci Cumhuriyet" beyin namusu olanların da altını çizdiği
gibi, rejimin demokratikleşmesi arzusudur. "İkinci" sıfatının
anlamı ise, Kemalizmin hiçbir zaman demokrasiye dönüşemeyecek otoriter
ve totaliter karakterini belirtmek içindir. Kemalizm, Türkiye'nin
resmi ideolojisi oldukça burada "demokratik cumhuriyet"
oluşamaz.
Birinci Cumhuriyet, hatası ile sevabıyla bizi bugüne kadar taşıdı.
Ama artık yürümüyor. Biz tek parti rejiminin hukuksal mevzuatına
dokunmadan, görünürde "çok partili rejime" geçtik ve özünde
tabii ki hiçbir şey değişmedi. Rejimin asıl sahipleri hep patron
olarak kaldı. Kemalizm de bunu meşrulaştırdı.
...
"İnsanı dışlayan bir Cumhuriyeti" demokratikleştirmek
isteyen her bireyin, ilk önce, tek parti rejimini yeniden pekiştiren
12 Eylül hukuku ile hesaplaşması gerekiyor.
Bugünkü Anayasa, Siyasi Partiler Yasası, Seçim Yasası, Meclis İçtüzüğü
gibi devletin çatısını oluşturan temel metinler ile Türkiye'de rejimin
demokratikleştirilmesine imkan yok.
Yirmi yıldır 12 Eylül rejimi ile kuzu kuzu geçinerek de, bu halkın
çilelerine çare olunamaz.
...
Türkiye topyekün bir değişime ihtiyaç duyuyor. Bu macera değil,
bizzati ortaya çıkan resmin ta kendisi...
Mesut Yılmaz'ın bu resmi yavaş yavaş gördüğü anlaşılıyor.
İktidarı paylaşan bir politikacı olarak, söylemden eyleme geçmesi
gerektiğini de herhalde fark edecek.
Doğru sözleri söyleyecek insanları bulduk.
Şimdi bunları yapacak olanları arıyoruz.
Mehmet Altan
Sabah - 16.10.1999
|