|
geri dön
POPÜLER SİYASİ DEYİMLER SÖZLÜĞÜ
ALPER SEDAT ASLANDAŞ & BASKIN BIÇAKÇI
İLETİŞİM YAYINLARI
İnönü, 27 Nisan 1960 günü yaptığı ve 12 oturum
için Meclis'e girmeme cezasına çarptırıldığı konuşmada da şunları
söylemişti: "Biz aldığımız tedbiri aldık, yürüteceğiz diyorsunuz.
Gayrımeşru baskı rejimine girmiş olan idarelerin hepsi böyle söylemişlerdir.
Siz de öyle diyorsunuz. Fakat muvaffak olamayacaksınız. Kore başkanı
Syngman Rhee kurtuldu mu? Üstelik onun ordusu, polisi, memuru elinde
idi. Halbuki sizin elinizde ne ordu var, ne memur ne üniversite
ve hatta ne de polis var... Olur mu böyle baskı rejimi? Muvaffak
olur mu bu iş? Bir baskı rejimi kurulduğu zaman onu kuranlar artık
mukavemet kalmayacak zannederler. Bizdeki baskı rejimini kuranlar
da öyle zannediyorlar. Baskı tertipçileri bilsinler ki Türk milleti
Kore milletinden daha az haysiyetli değildir."
İnönü bu konuşmaları, özellikle de "sizi
ben bile kurtaramam" uyarısı üzerine DP sözcülerince "ihtilale
davetiye çıkarmak"la suçlanmıştı. İnönü'nün bu sözleri söylerken,
epey ilerlemiş olan darbe hazırlıklarından ne ölçüde haberdar olduğu
da bilinmemektedir. Ancak daha sonraki gelişmelere bakıldığında,
İnönü'nün somut bir darbe hazırlığını ima etmek ya da bu yolla DP'yi
tehdit etmekten çok, gerçekten de DP'yi meşruiyet sınırları içine
çekmek için uyarmak istediği yorumu daha doğru sayılmalıdır.
İhtilalin Kudretli Albayı
İlk
kez Mısır'daki Kral Faruk'u deviren askeri darbenin (1952) gerçek
lideri Albay C. Abdünnasır için kullanılmıştı bu ifade. A. Nasır,
kendisinin örgütlediği askeri darbenin orduda ve Mısır toplumunda
destek bulabilmesi için harekatın az öncesinde General Necib'i başa
geçmesi için ikna etmiş ama iplerin kendi elinde toplanmasını da
ihmal etmemişti.
27 Mayıs darbesi olduğunda, olaya bu "Mısır
modeli"nden bakanlar, İhtilal Komitesinin başında bir orgeneral
olmasına, Komitede birçok general bulunmasına rağmen, asıl kudretin
kendisinde olduğu bir albay arıyorlardı. Hem Komite üyesi hem de
Başbakanlık müsteşarlığını yürüten Kur. Alb. Alparslan Türkeş bu
sıfata uygun görüldü ve onun "ihtilalin kudretli albayı"
olduğu öne sürüldü.
Ne var ki Albay Türkeş ve 13 arkadaşı, 27
Mayıs üzerinden dört ay geçmeden tasfiye edilip, yurtdışına gönderildiler.
2000'li Yıllara Taşımak
2000'li
yıllar teması, gerek 2000 yılına az bir süre kalması gerekse Turgut
Özal ve çevresinin "vizyon iddiası" nedeniyle, 80'li yılların
ikinci yarısında sık sık işlenir oldu. "21. yüzyılın Türk asrı
olacağı" yönündeki yine Turgut Özal kaynaklı beklenti, 2000'li
yıllar söylemini yaygınlaştırdı. 2000'li yıllar heyecanını arttırdı.
Birçok eleştiri, "2000'li yılların eşiğinde olmaması gereken
şeyler" temelinde geliştirilirken, "Böyle giderse 2000'li
yıllara varamayız" gibi anlamı tam olarak kestirilemeyen bir
söz de sık sık duyulmaya başlandı. Sonuçta, çoğu proje Türkiye'yi
2000'li yıllara taşımanın aracı olarak lanse edildi; parti kadroları
ve teker teker adaylar Türkiye'yi (ya da kentlerini) 2000'li yıllara
taşıma iddiasıyla ortaya çıktılar. 20 Ekim 1991 seçimleri öncesinde
de yaygın biçimde kullanılan bu tema, 27 Mart 1994'teki yerel seçimlerin
öncesinde "aşırı kullanım" düzeyine ulaştı. 2000'li yıllara
taşıma iddiası, zaman içinde siyasal çerçeveyi kırarak dernek seçimlerine,
spor klübü kongrelerine kadar uzandı.
İkinci Cumhuriyet
1- 27 Mayıs hareketi ve
1961 Anayasası'yla başlayan dönem Fransız geleneğinin de etkisiyle
"İkinci Cumhuriyet" olarak adlandırılmıştır.
27 Mayıs'ın hemen ertesinde telaffuz edilmeye
başlanan "İkinci Cumhuriyet" deyimi, o günlerde, bir tarihsel
dönemlendirme ihtiyacından çok ihtilali savunmak, yapılan işin "Birinci
Cumhuriyet" mertebesinde olduğunu göstermek isteğinin ifadesiydi.
Devlet Başkanı Cemal Görsel "1961 yılını II. Cumhuriyetin kuruluş
yılı" olarak ilan ediyor ve "İkinci Cumhuriyet, milletimizin
inkişaf ve tekamülünde mühim bir amil olacaktır" diyordu. Gürsel,
başkanlığındaki hükümetin görevini de "teminatlı bir demokratik
nizam içinde, hakka, adalete, hürriyete, eşitliğe ve fazilete dayanan
II. Cumhuriyeti kurmak" olarak açıklamıştı.
2- "İkinci Cumhuriyet" deyimi,
1991 yılından itibaren başka bir içerikle yeniden telaffuz edilmeye
başlandı. 1923 Cumhuriyeti'nin demokratik ve çoğulcu bir niteliği
bulunmadığı, egemenliğin halka değil bürokrasiye ve orduya ait olduğu,
devletçi ekonomik anlayışın bir "soygun sistemi"ne dönüştüğü
tespitlerinden hareketle ortaya atılan, cumhuriyetin demokratikleşmesi
ve siyasal sistemin yeniden yapılanması amacı, İkinci Cumhuriyetin
kurulması olarak nitelendi. "İkinci Cumhuriyet" fikrini
ortaya atan ve ısrarla savunan Mehmet Altan'a göre bu, rejimin bürokratik
yapısının değiştirilmesi, devletin ekonomik ağırlığının azaltılması,
şeffaflaşması, vergi verenlerin vergilerinin nereye harcandığını
denetleyebilecek hale gelmesi, rejimin, üzerindeki ordu vesayetinden
arındırılması ve "tüm toplumsal tabakaların katılımıyla devlet
çatısının üretken ve demokrat olarak yeniden çatılma" önerisiydi.
Atatürkçü/Kemalist aydınlar ise, Türkiye
Cumhuriyeti'nin kuruluşundaki modern, laik, anti-emperyalist karakterini
yozlaştırmaya dönük bir girişim saydıkları "İkinci Cumhuriyetçiliğe"
büyük tepki gösterdiler.
İkinci MC (Milliyetçi Cephe Hükümetleri)
226 (226'yı Bulmak)
1961 Anayasası
döneminde Millet Meclisi üye tam sayısının (450) salt çoğunluğu
olan 226, bir hükümetin düşürülebilmesi için gerekli oy sayısıydı.
1960-1980 arası dönemde, seçimlerin çoğunlukla herhangi bir partinin
tek başına iktidarına olanak verecek biçimde sonuçlanmaması, partilerdeki
bölünmeler ve milletvekili transferleri sonucunda "meclis aritmetiği"
önem kazandı ve sürekli olarak "226'yı bulmak" gibi bir
sorun yaşandı.
"Meclis aritmetiği"ne ve "226"nın
hikmetine dikkati ilk çeken Süleyman Demirel oldu. Demirel, Adalet
Partisi Genel Başkanı olduğu 1964 Kasım'ının hemen ertesinden başlayarak,
"226 oy temin edersek hükümeti düşürürüz" diyerek İsmet
İnönü başkanlığındaki Cumhuriyet Halk Partisi ve bağımsızlardan
oluşan hükümeti tehdit etmeye başladı.
12 Mart öncesinde, ülkeyi kargaşaya sürüklemekle
suçlanan Demirel hükümetinin istifası, muhalif çevreler, Cumhurbaşkanı
Cevdet Sunay ve ordudan başka Adalet Partisi içinde de destek bulan
bir talepti. Başbakan Demirel, istifa çağrısına Ocak 1971'de şu
karşılığı verdi: "Kimsenin sayesinde iktidar olmadık. Kimsenin
dümeninde değiliz. Bizim dümenimiz kendi elimizdedir. Bulurlar 226'yı
düşürürler bizi..." Bu sözler, "siyaseti yalnızca matematik
rakamlara bağlayan" bir dargörüşlülük olarak yorumlandı ve
eleştirildi. Demirel, "226" tartışmalarının sürdüğü bir
sırada, "meclis aritmetiği"ni bütünüyle anlamsız kılan
12 Mart muhtırası üzerine, istifa etmek zorunda kaldı.
70'li yıllar boyunca, "226'yı bulmak"
parlamenter yaşamın en önemli sorunlarından biri oldu. Hükümetler
aritmetik hesaplarla kuruldu ve düşürüldü; 226'yı bulup hükümet
olmak için mebus pazarları kuruldu. 226, programları, ilkeleri,
ahlaki değerleri unutturdu.
ALPER SEDAT ASLANDAŞ & BASKIN BIÇAKÇI
İLETİŞİM YAYINLARI
|