|
geri dön
Türkiye'nin bütün sorunu politik devletten liberal
devlete geçememesidir
Ocak 1953'te Ankara'da doğdu. İlkokulu Maçka İlkokulu'nda,
orta öğrenimini Saint-Joseph ve Bakırköy Lisesi'nde bitirdi. 1979
yılında İstanbul İktisadi Ticari İlimler Akademisi'nden mezun oldu.
Aynı yıl lisansüstü eğitimi için Fransa'ya gitti. 1980 yılında Türkiye-IMF
ilişkilerini inceleyen bir tezle uzman oldu. Yine aynı üniversitede
(Paris I-Pantheon-Sorbonne) Milli Eğitim Bakanlığı emrine verilen
Fransız Hükümeti bursu ile doktoraya devam etti. 11 Mart 1985 tarihinde
"Politique exterieure et investissements etrangers en Turquie:
Analyse des relations avec le Etats - Unis et L'Union Sovietique"
adlı tezle iktisat doktoru ünvanını pekiyi dereceyle bitirdi. Yüksek
lisans eğitimi sırasında çeşitli dergi ve gazetelere makaleler yazdı.
Cumhuriyet Gazetesinin Paris muhabirliğini yaptı. Bu gazeteye yazdığı
deneme türü yazıları "Kanatlı Karınca" adlı kitabında
topladı. Bu kitabıyla "Akademi Kitabevi"nin deneme, anı,
gezi dalında başarı ödülünü aldı. (1986) Türkiye'ye döndükten sonra
Türkiye Şişe ve Cam Fabrikaları A.Ş.'de planlama uzmanı olarak çalıştı.
Mesleğiyle ilgili çalışmalara ve makaleler yazmağa devam etti. Mayıs
1986'da "Süperler ve Türkiye" adlı kitabını yayınladı.
3 Mart 1986 tarihinde İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi'ne
yardımcı doçent olarak girdi. 6 Kasım 1987 yılında doçent oldu.
Doçent olduktan sonra bugüne kadar üç kitap daha yayınladı. Marks'tan
Sevgilerle (1989), Darbelerin Ekonomisi (1990), Matadorun Ölümü
(1992). İstanbul Üniversitesi öğretim üyeliğinin yanında 1987 yılından
beri Sabah Gazetesinde köşe yazarlığı yapmaktadır.
"... Ekonomik yapılanma öylesine oluşmuş
ki herkesin devletten talep etme zorunluğu var, köylüsünden sanayici
geçinenine kadar. Ve bu yapılanma içinde vatandaş ne verdiği vergiyi
denetleyebiliyor, ne de verdiği oyu. Yani yapay bir parlamento var.
Verdiğin vergileri, oyu denetleyemiyorsun. Halkın dışında, belirli
bir kesimin çıkarlarına hizmet eden ve bizi bu çağa taşıyamayacak
bir yapı. Yeni bir yapı oluşturmak lazım. Buna ikinci dememizin
nedeni; "Birinci Cumhuriyet"in aksaklıklarını rahatça
soruşturmamızı; "Birinci Cumhuriyet"in ideolojisi önlüyor.
Resmi ideoloji, kültür ve tarih var. Ve bunları sorgulamak yasak.
10 yılda bir darbe yapılan bir ülkede bu aksaklığın zaman içinde
değiştirilmesi çok zor. Bu mutabakatın sona erdirilip toplumun bütün
katmanlarının katıldığı yeni bir düzenleme gerekiyor."
Mehmet Altan
Cumhuriyet ve demokrasi kavramlarını nasıl
ilişkilendiriyor ve bunların bağını Türkiye Cumhuriyeti tarihi açısından
nasıl kuruyorsunuz?..
Cumhuriyet pratik olarak hanedanın elinden
iktidarı almaktır. Yani tersinden söylersek hanedanın iktidarına
son vermektir. Pratikte de başka bir yararı yoktur. Bunu şöyle de
ispatlayabiliriz: Örneğin; bugün Saddam rejimi kendisini cumhuriyet
olarak sunmaktadır. Humeyni rejimi, Hafız Esad rejimi cumhuriyettir.
Fakat bunlarda hiçbir demokratik iklim sözkonusu değildir. Demek
ki cumhuriyet ve demokrasi arasında hiçbir benzerlik ve bağlantı
yok. Buna karşın İngiltere'de cumhuriyet yoktur, ama en gelişmiş
demokrasilerden biridir. Hollanda, Belçika içinde aynı şeyleri söyleyebiliriz.
Demokrasi her türlü fikrin rahatça söylenip propaganda yapabilmesi
ve rahatça örgütlenmesidir. Eğer cumhuriyeti demokrasi ile besleyemezseniz,
yani cumhuriyet çerçevesini demokrasiden yoksun bırakırsanız, bunun
bir faşist yönetime dönüşmesi de söz konusudur. Cumhuriyet ve demokrasiden
birisine içerik birisine de çerçeve olarak bakıyorum. Demokrasiden
yoksun bir cumhuriyetin çok fazla işe de yarayacağını sanmıyorum.
Nitekim bizde de 1923 yılında cumhuriyet yönetimi iktidarı hanedanın
elinden almış ama halka vermemiş. Egemenlik tek parti diktatoryasının
eline geçmiş ve demokrasi kendine yol açamamış. Nitekim "altı
ok"un kendisinde de demokrasi yoktur.
Ancak halkçılık ilkesini demokrasi olarak
görenler var...
Halkçılığı demokrasi olarak görmek resmi
ideolojinin propagandasıdır. Bence "altı ok" içindeki
en faşist ilkelerden birisidir "halkçılık". Çünkü, "kaynaşmış,
sınıfsız, imtiyazsız bir kitleyiz" mantığı demokrasinin özüyle
çelişiyor. Sosyal sınıfları yadsıyan; o toplumun gelişmesinde en
yararlanacağımız dinamiği yasaklayan; o dinamiğin oluşmasını sağlayacak
temel alt yapıyı düşman sayan bir anlayıştır. Halkçılığın demokrasi
ile hiçbir ilişkisini göremiyorum. Tam tersine toplumları geliştirecek
olan zıtlaşma dinamiğine düşman bir ilkedir.
Türkiye Cumhuriyeti'nin bunca yıllık geçmişinden
sonra, bugünkü temel sorunları nelerdir?..
Buradaki temel sorunsalı devletin yapılanması.
Buradaki devlet, teknik bir devlet olmamış; yani halkın refahını
maksimize edecek bir devlet anlayışı ile yapılanmamış. Çünkü halkın
bütün sosyal katmanlarının ve sınıflarının mutabakatıyla oluşan
bir devlet değil. Halkı dışlayıcı bir ideolojisi var. Ekonomik yapısı
o bürokratik yapıyı besleyecek bir hedefe göre ayarlanmış. Şimdi
böyle bir devlet tabii ki halka refah getiremeyecek. Toplumun refahını
maksimize etmeye yönelik mantıktan yoksun ve dolayısıyla demokrasiyi
de ideolojisi nedeniyle dışlayan bir rejim ile, 1993 yılında çağı
yakalamamızın imkanı yok. En temel meseleler olarak bunları görüyorum.
Dayandığı mutabakat sınırlı bir mutabakat, dışlayıcı ideolojisi
var, toplumsal refahı arttırmaya yönelik hiçbir anlayışı yok.
Türkiye'de sistematik bir değişimden söz
ediliyor. Sizce bu değişim isteğine hangi sorunlar kaynaklık ediyor
ve değişimi kimler istiyor, kimler istemiyor?
70 yıllık Türkiye tarihine baktığımız zaman
başarılı olamadığımız iki tane alan görüyoruz. Bunlardan biri üretim.
Türkiye hala 5 milyonluk bir Batı ülkesi kadar üretemiyor. Nüfusu
ile eş Avrupa ülkelerinden 14-15 misli daha az üreten bir ülke.
İkincisi ise demokrasi açısından müthiş bir sefillik ve eksikliğin
olması. Bu iki konuyu bu yapılanma çözemiyor. O yüzden refahı arttırmak
ve toplumu özgürleştirmek açısından değişim diyoruz.
Bu değişimi kimler istiyor? Bu değişimi bugünkü
devlet mutabakatı dışında kalan bütün katmanlar istiyor. Yani asker-sivil
bürokrasi ve bunların payandası ile zengin olan sahte burjuvazi
dışında tüm kesimler istiyor.
Tüm bu değişim talepleri içerisinde siz açılımınızı
"2. Cumhuriyet" diye tanımladınız. Bu tanımlamayı oluşturan
argümanları değerlendirebilir misiniz?...
2. Cumhuriyet dememizin nedeni; bir kere
burası asker devlet. Ülkenin bütün anayasalarını darbelerle oluşturmuşlar.
Hala bugünkü yapıda Milli Güvenlik Kurulu, parlamentonun üzerinde
bir anayasal kuruluş. Halk egemenliğini yönlendiriyor, hatta denetliyor.
Üniformalılara ilişkin hiçbir yolsuzluk iddiası araştırılamıyor.
Kontrgerillaya kadar hiçbir şey soruşturulamıyor.
Yani kısaca, bu haliyle bir vatandaş devleti
değil. Bin tane örnek verilebilinir. Dışkı yedirenlere 6 ay ceza
verdiler, acaba tersi olsaydı o köylülere kaç yıl verilirdi. Faruk
Tuna'nın öldürülmesi. Öldürülme Adli Tıp'ta kanıtlanmış ama 8 yıldır
kamu davası açılamıyor. Faruk Tuna bir generali öldürseydi ne olurdu?
Bütün bunlara baktığımız zaman şunu görüyoruz;
bu devlet kendi içindekileri koruyor. Vatandaşlık hukuksal bir kavramdır.
Yani devletle birey arasında hukuksal bir ilişki kurar. Bu hukuksal
yapının burada oluşmadığını görüyoruz. Türk ırkından, Müslüman dininden
ve sünni mezhebinden gelmeyenlerin buranın üyesi sayılmadığı bir
garip anlayış var. Ayrıca vatandaş ekseninden yoksun bu anlayış,
kıt kaynakları da en verimli şekilde kullanmak yerine egemenliğini
pekiştirmek için kullanıyor.
Devlet, içinde bulunanlara ekonomik ve siyasal
zırh sağlayan bir yapılanmadadır. Halkın dışındadır, halkla ilişkisi
kopmuştur.
Ekonomik yapılanma öylesine oluşmuş ki herkesin
devletten talep etme zorunluğu var, köylüsünden sanayici geçinenine
kadar. Ve bu yapılanma içinde vatandaş ne verdiği vergiyi denetleyebiliyor,
ne de verdiği oyu.
Yani yapay bir parlamento var. Verdiğin vergileri,
oyu denetleyemiyorsunz.
Halkın dışında, belirli bir kesimin çıkarlarına
hizmet eden ve bizi bu çağa taşıyamayacak bir yapı.
Yeni bir yapı oluşturmak lazım. Buna ikinci
dememizin nedeni; "Birinci Cumhuriyet"in aksaklıklarını
rahatsa soruşturmamızı; "Birinci Cumhuriyet"in ideolojisi
önlüyor. Resmi ideoloji, kültür ve tarih var. Ve bunları sorgulamak
yasak. 10 yılda bir darbe yapılan bir ülkede bu aksaklığın zaman
içinde değiştirilmesi çok zor.
Bu mutabakatın sona erdirilip toplumun bütün
katmanlarının katıldığı yeni bir düzenleme gerekiyor.
İnsanlar konuşurken hala "Başıma bir
iş gelir mi?" diye korkuyor. Kimden iş gelecek, hepimiz vatandaşsak.
Demek ki vatandaştan daha vatandaş sahipleri var bu ülkenin. Kim
bunlar? "Birinci Cumhuriyet"i kuranlar. Bu cumhuriyeti
kuranların gölgesi ve tehdidi oldukça bu devleti üretken ve demokratik
bir hale getirmek çok zor.
Ancak 2. Cumhuriyet sloganı ile, birincisinin
yasaklarının delinerek, mutabakatlığına son verilerek, buranın dönüşebileceğini
düşünerek 2. Cumhuriyet diyoruz. Açılımımızın temel dayanakları
bunlar.
Bu sıkışıklık içinde de olsa, herşeye rağmen
bir parlamento ve buna bağlı olarak geniş yığınların tercihleri
var. Bu değişim rüzgarları içerisinde partileri nasıl değerlendiriyorsunuz?..
Bu partiler, üretken bir toplum olmadığın
takdirde çok hızlı bir yapaylaşma tehlikesiyle karşı karşıya kalıyor.
Bugünkü siyasi yapıda suni ve yapay. Bütün Türk halkının tercihini
kapsayan bir örgütlenme modeli gerekiyor herşeyden önce Türkiye'de.
Yani bucak, ocak, gençler, öğretim üyeleri, sendikalar; yani bütün
sivil toplumu oluşturacak örgütler anayasa ve kanunlarla yasaklanmış.
Bu bir avuç profesyonelin oynadığı oyun gibi.
İkincisi, bugünkü siyasi yapı Türk halkının
oyunu alarak devleti yönlendirmiyor. Türk halkının oyunu alıyor.
Ama devlete sığınıyor; devleti oluşturan mutabakata, asker-sivil
bürokrasiye sığınıyor ve halktan kopuyor.
Türk halkı seçtiği adamları denetleyemiyor.
Orada halk değil, bu söylediğim, "Birinci Cumhuriyet"in
askeri niteliği, egemen niteliği oturuyor parlamentonun üstüne.
Bu söylediklerimi somutlayayım: Son Ceza
Muhakemeleri Usul Kanunu ilk önce çıktı. Cumhurbaşkanı tarafından
MGK'daki konuşmalar ileri sürülerek reddedildi. İkinci çıktığında
artık birincisi gibi değildi. Birincisi ile, yasallaşan ikincisi
arasındaki irade kimin iradesi; Meclis'in iradesi olmadığına göre.
Sistem tıkandığı için Meclis artık Türk halkının
sorunlarına çözüm getiremiyor.
Bunun içinde çoğunluğu oluşturan hiçbir parti
yok. Yani bugünkü siyasetin başarılı olabilmesi için, Türk halkının
özlemleri yönünde devleti dönüştürmesi lazım. Buna gücü yetmiyor.
Bugünkü koalisyonda bunun en güzel örneği.
Değişimden yana olan hiç parti yok mu?..
Değişimden yana parti yok. Çünkü onların
amacı ülkeyi dönüştürmek değil, iktidara gelmek. Ama o iktidar da
gerçek bir iktidar olmuyor. Başkalarıyla paylaşıyorsun. Bırakın
dönüştürmeyi, gerçekten iktidar isteyen parti yok. Onun için de
gittikçe etkisiz kalıyorlar.
Partilerin amacı nedir? Toplumsal sorunlara
bilinç ışığında çözüm getirmek. Getirdikleri bu çözüm doğrultusunda
da taraftar toplamak. Bir yıl önce iktidar da ANAP, muhalefette
SHP vardı. Bir yıl sonra yerler değişince "Çekiç Güç"
konusundaki tavırlarda değişiyor.
Toplumsal olaylara kalıcı, ilkeli, bilinçli
bir çözüm getirmiş partilerin bu kadar hayati sorunlarda bir yıllık
bir zaman arasında bu kadar tavır değiştirmesi sözkonusu olamayacağına
göre, bunlar iktidar için oluşturulmuş menfaat çeteleridir. Siyasal
parti yapılanmasından çok uzaktırlar...
Refah Partisi biraz daha farklı görülmüyor
mu?..
Bugünkü sıkıntı yapılanmayı değiştirmek.
Yapılanmaya alternatif çözümler üretmek gerekir. Tek alternatif
çözüm üreten parti Refah olduğu içinde, İstanbul gibi bir yerde
büyük başarı gösterebiliyorlar. Onun dışında da çözüm üreten yok.
İşte bu yüzden 2. Cumhuriyet kavramı demokratik bir çözüm üretiyor.
Siz, "Birinci Cumhuriyet"i 1923'ten
itibaren olumsuz olarak değerlendiriyorsunuz. Ancak genç cumhuriyetin
özellikle 30'lardan sonra taşlaşmaya başladığını, daha önceki süreci
ilerici bir süreç olarak değerlendirenlerde var.
Onlar Birinci Meclis ile İkinci Meclis arasındaki
farkı söylemeye çalışıyorlar. Birinci Meclis daha demokratik ve
çoğulcu bir meclistir. 2. Meclis, Kemalizmin rakiplerini tasfiye
ettiği bir Meclistir. Ama meşru olarak tek otorite sayılması 23'ten
sonradır.
Terakki Perver Fırkası ne? İstiklal Mahkemeleri'ni
hukukçulardan seçelim demek rejim düşmanlığı mı? Meclis'te kuvvetler
bütünlüğünü tercih etmeyelim, yani herşey Mecliste ve onun başkanında
toplanmasın. Daha demokratik bir denetim mekanizması getirelim demenin
cezası o sırada ölüm vs. dir.
Peki iktisadi alanda, özellikle İzmir İktisat
Kongresi incelendiğinde bir liberal havadan söz edilebilir mi?
Bu hareketin niteliğini çok net verecek bir
örnek vermek istiyorum. Bu hareket TKP Genel Sekreteri Mustafa Suphi'yi
Trabzon'da boğdurtuyor; hem de İzmir suikastını bahane ederek liberal
hareketin lideri Cavit Bey'i astırıyor. Bunun dışında da zaten başka
bir rejim yok. Nasıl bir rejim ki bu; birbirine zıt iki alternatifi
yok ediyor ve üçüncü bir alternatifi de yok.
Bütün o yapılanmanın özü oradadır. Çin'deki
gibi Osmanlıdan alınmış bir mirastır. Bürokrasi sosyal sınıfları
kendisine düşman ve rakip olarak görür. Çünkü sosyal sınıfların
normal olarak geliştiği ülkelerde bürokrasi onların denetimindedir.
Bizde ise herşeyin hakimi asker ve sivil bürokrasidir. Ekonomi de
bu egemenliği pekiştirmek üzerine kurulmuştur.
Kemalist devletçilik, liberal yahut sosyalist
merkezi planlama sistemlerinde bulunabilir bir devletçilik değildir.
Tamamen bürokratik egemenliği pekiştiren bir devletçiliktir. Bugünkü
hadisede; devletin ekonomik gücünün elden çıkarılmasına gösterilen
direnişte "1. Cumhuriyet" mutabakatının delinmemesi içindir.
Öyle bir sistem ki; sosyal sınıfları geliştirebilecek her türlü
ekonomik sisteme düşman. Onun için, siyasal liderini de öldürüyor.
Gerçek kapitalist ve gerçek işçi sınıfının
olmadığı, bütün herşeye devletin içindeki asker-sivil bürokrasinin
karar verdiği bir ülke burası.
Yeniden "2. Cumhuriyet"in argümanlarına
dönelim. "Ekonomiyi halka vermekten" söz ettiniz. Halk
homojen bir kavram değil, "halkı" nasıl tanımlıyorsunuz?
Devlet elini ekonomiden çektiğiniz zaman
ekonomi halka verilmiş olur. Dünyanın hiçbir devletinde, dünya piyasalarından
bağımsız, politik emirle taban fiyatlar oluşturulmaz. Bunun paralarını
kim veriyor? Vergi verenlerin elinden alınıp, vergi vermeyen tarım
kesimine, oy satın almak için para aktarılıyor. Bu yapı kırılmadığı
sürece bunun tarım üreticisine de faydası yok. Çünkü, enflasyonla
verilen o para geri alınıyor. Devlet bu işten elini çektiği zaman,
örneğin tütün üreticisi; dünya piyasa koşullarının kendisine yolladığı
sinyaller doğrultusunda üretim yapacaktır. Böylece verimsiz bir
faaliyet ortadan kaldırıldığı vakit; toplum ekonomiyi üstlenmiş
ve refaha katkıda bulunmaya başlamış sayılacaktır.
Yani politik devletten, liberal devlete geçmeyi
kastediyorum. Türkiye'nin bütün sorunu politik devletten liberal
devlete geçememesidir. Politik devlet olarak kurulmuştur. Bütün
dünyadaki toplumlar artık liberal toplum aşamasındadır. Ulus devlet
üzerine kurulmuş, çoğulculuğa izin vermeyen, sosyal zıtlaşmaları
yasaklayan, ekonomiyi tek merkezli kılan garip bir yapılanmadır
bu. Recep Peker'in "İnkılap Dersleri"ne bakarsanız bunu
çok açık görürsünüz. Bunu liberal bir topluma dönüştürmek lazım.
Dinamizmini çelişkilerden alan, ekonomisini uluslar arası rekabete
göre biçimlendiren toplum ve devlet yapısı...
Sizin söyleminiz sivil toplumcu bir söylem.
Bu söylemin Türk siyasal kültüründe sizce karşılığı var mı? Yani
hiçbir sivil toplum kurumuna sahip olmayan bu ülkede böyle bir açılımın
vücuda gelmesi mümkün mü?
Ben bu soruyu 2. Cumhuriyet jakoben mi, değil
mi diye algılıyorum 2. Cumhuriyet jakoben bir hareket değildir.
Türkiye'nin talihsizliği üretim biçiminden
kaynaklanmaktadır. Söylediğiniz gibi sivil toplum geleneğinin olmaması,
üretimin ve demokrasinin gelişmemesinin nedeni; Selçuklulardan bu
yana üretim biçiminin hep tarıma dayalı olmasındandır. Siz o tarım
toplumu niteliklerini değiştiremezseniz, "Köylü efendimizdir"
dersiniz; ama Çankaya'ya çıkan köylüleri dövdürtür veya kararname
ile kılık kıyafet devrimi yaparsınız. Bundan 70 yıl sonra türban
meselesi ortaya çıkar. Çünkü kılık kıyafet devrimi bir üretim biçimiyle
topluma gelir yerleşir. Tarım toplumundan sanayi toplumuna geçtiğiniz
zaman kılık kıyafette değişir, çünkü tarla kıyafetiyle fabrikada
çalışamazsınız. Bu bir süreçtir. O süreci dürtüklemek yerine bu
işi kararnamelerle yaptığınızda toplum ona intibak edemez. Başlangıçta
intibak etmiş gibi görünür ama sonradan intibaksızlık ortaya çıkar.
2. Cumhuriyet, Türkiye'nin tarım toplumu
olmaktan çıkarılıp bilgi toplumuna ulaşmasının yollarını soruşturacak
bir örgütlenmedir. Yani ekonominin halka bırakılması bu imkanı bize
verir. Devlet ideolojilerden arındırılmış, tarafsız, toplumun hizmetindeki
bir araçtır. Ve toplumsal mutabakat o aracın hangi istikamette gideceğini
belirler.
Örneğin Fransa'da bugün bir plan yapılıyor.
Orada bir stratejist devlet kavramı var. Fransa'da bütün patronlar,
işçi sınıfı sendikaları, bütün sivil toplum örgütleri oturuyorlar
planın stratejisini oluşturuyorlar.
Bu toplumun ise kendi yapılanması hakkında
bir inisiyatifi yok. Ayrıca hep üst yapı kurumlarından oluşturulan
bir ülke olduğu için, buna bir muhalefet olacağını da sanmıyorum.
Yani Türk toplumunun kendisine verilecek ekonomik ve siyasal özgürlükleri
olgunlukla kullanabileceğine umudum var. Yani ben, Türk halkını
bakkala gönderilmeyen, sakınılan, sakat bir çocuk gibi görmüyorum.
Toplumu bu halden çıkarmak lazım. Bu jakobenlik değil, Türk halkının
bugünkü mevcut özlemlerini, yapısını inkar etmeden, ne istediğini
aynaya vurdurmaktır. O kendisini gördükçe ne yana doğru değişmesi
gerektiğini de anlayacaktır. Halbuki bugün burada resmi kültür ve
resmi ideoloji Türkiye'nin pırlanta olduğunu, Türk halkının harika
olduğunu söylüyor. Türk halkı kendisini tanıma olanağı bulmadığı
vakit tabii ki, değişme gereksinimi de duymuyor. Aynaya bakmayı
yasaklıyor ama "senin saçın başın çok düzgün, çok yakışıklısın"
diyor resmi kültür.
Oysa, bu toplumun tamamen özgür bırakılması
ve toplumun kendi kendisini irdelemesiyle mümkün. Ekonomik olarak
da dinamizmi devletin himayesinden çıkarmakla mümkün olacak bir
hadise. Jakoben, yukarıdan değiştirici değildir.
Amaç tarım toplumu olmaktan çıkmaktır. Burada
da önemli olan halkın inisiyatifidir. Devletin yapısı değiştiği
zaman, toplumun ortaklaşa refah artışı isteğini de yerine getirmek
kolaylaşacak.
Bu devlet daha vergi alamıyor. Başka bir
anlamda Türkiye'de devlet olacak mı, olmayacak mı? Onun tartışması
bu...
Bu tartışmalarda "2. Cumhuriyet"
taraflısı görünenlerden Çetin Altan'ın yaptığı bir Euro-Türk, Maganda-Türk
ayrımı var. Bu tanımlama çerçevesinde düşünüldüğünde bu ülkede Maganda-Türkler
oranlanamayacak oranda baskın görünüyorlar. Bu yapı içerisindeki
bir bireyin, nasıl "homo economicus"a dönüştürülebileceğini
düşünüyorsunuz?...
Teknik olarak ne yapacaksınız diyorsanız
söylüyorum. Öncelikle verginin yaygınlaştırılması lazım. Bugün dört
kişiden birisi vergi veriyor. Verenlerde vatandaş değil; verdiği
vergiyi denetleyemiyor.
İki; homo economicus ruhunun geliştirilebilmesi
için gümrük koruma oranlarının AT ile eşitlenmesi lazım. Türkiye'deki
sanayi %48 oranında korunurken, bu oran AT'de %8'dir.
Dünyadaki ekonomik standartlara yönelik kararlar
aldığınız zaman, buradaki devletin kendi çarpık yapılanmasından
dolayı rant sağlayanlar rantlarını elden çıkartacak. Uluslar arası
standartlara uygun kararlar alındığında o toplumda ister istemez
gelişecektir.
Niye 80-90 arası Türkiye'de bir zihniyet
değişimi oldu. Ticareti liberalleşti, insanlar ilk olarak olayın
bir başka boyutunu gördüler. Rekabet başka bir standart getirdi.
Yeryüzü ile entegrasyon, Türk halkının bu
olumsuz yapısını çabuk değiştirmesine imkan tanır. Türkiye'nin dışarıyla
ilişkilerini önleyenler milliyetçilik adı altında rant götüren bir
avuç çete. Yani bu teknik olarak halledilmeyecek bir şey değil.
Bunun için AT standartlarına uymak yeterlidir.
AT oranlarının uygulanması, büyük sanayilerden
bazılarının diyelim ki TOFAŞ'ın batmasını da beraberinde getirmez
mi?
Kaynaklarını verimsiz kullanıyorsa getirir.
Bundan da kaçınmamak lazım.
Bu durumda Türkiye'de büyüme yönünde bir
eğilim olamayacağını düşünenler var?
Olaya birey ve tüketici açısından bakmadığınız
zaman spekülasyona yol açarsınız. Siz Türk halkına en iyi arabayı
ucuza satma veya alma imkanı veriyor musunuz, önemli olan budur.
Bir padişah söylemidir; "Ne olacak bu ekonominin hali"
demek. Birey olarak benim sorunum değil ki bu. Benim sorunum en
iyisini en ucuza almak. Zaten insanların homo economicus gibi düşünmeye
başlamaları, Türkiye'nin kıt kaynaklarının en rasyonel kullanımını
da beraberinde getirecektir. O zaman otomobil tüketicisine bugünkü
gibi çürük çarık araba satmanın mümkünü olmayacak. En verimsiz yöntemin
yarar getirdiğini söylemek iktisat mantığının özüyle çelişiyor.
Milli sanayi diye bir şey çıkarmışlar. Onu korumak lazımmış! Niye?
Gidip uluslar arası sermayeyle rekabete girişmesi gerekiyor.
Türkiye'de uluslar arası rekabete girecek
bir sanayinin varolma şansının olduğunu düşünüyor musunuz?
Bu rantabilite meselesidir. Türk şirketleri
1980 yılına kadar nakit akışı kavramından yoksundu. ODTÜ'nün "24
Ocak'ın Türk şirketlerine ne katkısı oldu?" diye bir araştırması
var. Bu araştırmanın da gösterdiği gibi 24 Ocak Türk şirketlerini
rasyonalize etmiştir. Rekabet rasyonale eder, rasyonel değilse de
çöker. Bu da hiçbir bireyin sorunu değildir.
Bireyin kendisini bu denli düşünmesi, sınırların
ötesiyle entegrasyonu, tam bağımsızlık ve üniter devlet gibi sorunları
da beraberinde getiriyor.
Tam egemen kavramı değişti. Uluslar arası
rekabetten pay alamayan bir ülkenin egemenliği sözkonusu değildir.
Siyasal milliyetçilik ölüyor, ekonomik egemenlik doğuyor. Bugünkü
Türkiye Ortak Pazara başvurdu, ama bugün 1923 mantığı ile Ortak
Pazar'a giremeyiz. Çünkü oradaki süreç toplum egemenliğini AT üst
kurumuna vermeyi öngörüyor. Siz uluslar arası ekonomik pastadan
pay alamıyorsanız nasıl egemen olacaksınız. Bu ekonomik güç meselesi,
siyasal bir slogan değildir. Saddam şimdi egemen mi?..
Bu kavramlar uluslar arası ekonominin değişimi
ile ilgili. 1789 burjuvası iç pazara muhtaçtı, onun için, Türkiye'nin
tutucu kesimlerinin sahip çıktığı kavramları oluşturdu. Ama bugün
yeryüzü sermayesi ulusal pazarlara sığmıyor, yeryüzü pazarlarına
taşmış durumda. Dolayısıyla ulusal pazarları korumaya yönelik bütün
kavramları kendi eliyle öldürüyor. 1789 Fransa'da vatan, bayrak,
millet kavramlarını ortaya çıkarmıştı aynı Fransa sınırları, bayrağı,
parayı vs. kaldıran sürecini onayladı geçenlerde.
Gelişmelere uluslar arası kapitalizmin değişimlerinden
hareketle bakmazsanız, bizdeki gibi 1789'da takılıp kalırsın ki,
o bile buraya tam olarak yerleştirilemez. İnsan Hakları Evrensel
Beyannamesi dışkı yedirirken uygulanıyor mu? Ama onun şemsiyesine
sığınıyorlar...
Dünya ekonomisinden pay almaktan söz ettiniz.
Türkiye'nin uluslar arası tekellerin kayıtsız hakimiyetinin olduğu
bu pastadan pay alabilme şansının olduğunu düşünüyor musunuz?..
Aynı şeyleri 80'lerde de söyleyebilirdin.
Türkiye bugün GSMH'nın %15'ini ihraç ediyor. Bu mantıkla bu noktaya
gelinemezdi. Bu bir rekabet meselesi. Olayı bu biçimde koyduğunuz
vakit sanayileşme hiçbir zaman mümkün olmaz. Şili uyguladığı yöntemle
Latin Amerika'nın kaplanı olmuş, geçenlerde okudum. Tekeller filan
değil, iktisatın mantığı kıt kaynakların en verimli şekilde kullanılmasıdır.
Sizin sorunuzu belki farklı biçimde formüle etmek gerekiyor. Dünya
işbölümü var. O dünya işbölümündeki yerimiz ne olacak? Dünya işbölümündeki
yerinizi sizin üretici performansınız belirler. Mesela Türkiye yaptığı
yanlışlar sonucu dünya işbölümünde hiçbir zaman birkaç basamak atlayamadı.
Uluslar arası ticaretteki payımız binde beş. Nüfusa göre yüzde bir
olması lazım. Bundan daha kötü ne olacak. Dünya işbölümü izin vermez
değil, izin veriyor. Çünkü Yeni Dünya Düzeni kendi geliştirdiği
malları satacak pazarlar arıyor. Kapitalizmi ihraç ediyor. Neden?
Çünkü kol gücüne gerek duymadan çok sofistike mallar üretiyor. Ben
sabun tüccarıysam sizin her gün yıkanmanızı isterim ki sabun satayım.
Bunu kendi karım için isterim, ama onun içinde kötü değildir. Şimdi
insan emeğine gerek duymayan, insan emeğine ihtiyaç duymadığı halde
devamlı fiziki üretimini arttıran bir yeryüzü sizin gelişmenizi
mi ister, böyle kalmanızı mı? Gelişmenizi ister çünkü; nitelikli
bir talebe ihtiyacı var. Demokrasi, piyasa ve insan hakları zaten
uluslar arası kapitalizmin söylemi. ABD'nin insan hakları raporu
Türkiye'yi yerden yere vuruyor. 1960'ların emperyalizm tanımlarını
düşünürsen bunun olmaması gerekiyor. Ama dünya 60'da değil 90'da.
Bilgi çağını Türkiye anlayamadı. Emperyalizmin ilkel sömürüsü geride
kaldı.
Şimdi kar oranları düşüyor, insan ihtiyacı
azalıyor ve gelişmiş mallarını satacak pazar arıyor. Onun için de
dünyayı dönüştürüyor. Sanayi devriminden çok daha engin bir devrim
yaşanıyor.
Türkiye bunu anlamadığı için hala 1789 mantığı
ile konuşuyor. Sağcısı da, solcusu da. Aslında sağcısı, solcusu
yok. Bu topraklar bu kadar net ayrımları yaratacak sınıfları geliştirmemiş.
Planınızın can alıcı noktalarından biri de
özelleştirme. Ancak özelleştirmeler sonucu ortaya bir çok sorun
çıkacağı da düşünülebilir. Bazı örneklerini de yaşadık. Büyük oranda
işsizlik ve buna bağlı ahlaki deformasyon gibi... Biliyoruz ki Türk
insanının "sivil toplum" macerası da son derece cılız
ve köksüz. Bu örgütsüzlük içinde ne olacağını tahmin ediyorsunuz?
Özelleştirme insanların aç ve açıkta bırakılması
değil, kaynakların verimli kullanılması olarak anlaşılmalıdır.
Bu nasıl başarılacak. Somutlayabilir misiniz?
Ben kentli olarak köylü ailesine her ay 2
milyon girdi sağlıyorum. Zonguldak'ta kişi başına milli gelir 6000
dolar, Türkiye ortalaması 2000 dolar. Bu bir hesap kitap meselesi.
Bu insanları aç ve açıkta bırakmak değil, kaynağın daha rasyonel
kullanılması sözkonusu olan.
Orada toplumsal organizasyon vs. gündeme
geliyor. Bir şok dalga ile insanları kapının önüne atmak sözkonusu
değil.
Bu da yine o çok kızılan devletçe mi örgütlenecek?
Devlete bu çözümü oluşturan siyasi güç emir
verecek.
Bu tanımlar çok belirgin değil. Biraz açar
mısınız?..
Özelleştirmenin örnekleri var. Meksika'da,
Arjantin'de, İngiltere'de yaptılar.
Şimdi farklı yapılardan bahsediyoruz. Batı'da
ve Latin Amerika'da kapitalizmin kendine has dinamikleri var ve
bu mümkün olabilir. Türkiye'deki dinamikler ve tarihsel süreç kendine
has bir çizgide. Aynı reçete bu yapı içerisinde önemli sorunlar
çıkartmaz mı? Sınıfsal çelişkilerinde tarihini düşünürsek toplumun
kendine ait örgütleri var. Biz de istihdam alanları oldukça sınırlı,
işsiz kalan sokağa dökülünce de malum polis copu...
Şok yaratmak değil amaç, bu bir örgütlenme
meselesi. Mesela Fransa'da 60 yılında köylülük oranı %20, bunu zaman
içinde normal ölçülere indirmek istiyorlar ve yaptıkları plan sonucu
20 yıl içinde %3-4 indiriyorlar...
Burada asıl vurgulanması gereken, Türkiye'deki
toplumsal formasyonun tarihinin gözardı edilmesi gibi geliyor bana.
Bu açıdan da Avrupa ya da Amerika üzerinden yapılacak örneklemelerin
çok aydınlatıcı olduğu yolunda şüpheye kapılıyorum...
Alınacak her tedbir o toplumun niteliğini
de değiştiriyor. Siz bugün tarım borsası kurduğunuz vakit bu sektör
çok daha verimli hale gelir. KİT işsizlik sigortasıdır. O işsizlik
sigortasını vermemenin dinamiğini de yaratır. Burada girişimci insan
yapısı neden yok. Çünkü herkes yeterince rant aldığı kanaatinde.
Toplum politize olmadığı için, bütün kesimler örgütlenmediği için
bunlar konuşuluyor. Kimse niye işsizleri konuşmuyor, ölen bebekleri
konuşmuyor, niye Diyarbakır'daki %40 işsizi konuşmuyor? Çünkü KİT'lerde
çalışan insanlar kamuoyunu oluşturan azınlıklar arasında. Ama diğerlerinin
kamuoyu oluşturacak gücü, örgütlenmesi yok. Ayrıca KİT işçisini
ezmekte değil amaç, daha rasyonel yerde kullanmak. Fransa bunu demir-çelikte
yaptı. Oraları kapatmadan evvel çalışanları mesleki eğitimden geçirdi.
Bu teknik bir sorun. Bu bir hareketi başlatma meselesidir. Toplumda
insan gibidir. Sende belirli bir hayatı yaşamadan gelişmiyorsun.
Onu ancak üretim biçimi verecek ve bunun hayata geçmesi de devletin
elini ekonomiden çekmesi ile mümkün. Burada ekonomik olmanın karşılığı
kaos değil, refah.
Ekonominin toplumsal yapıların önüne konduğu;
ABD, İngiltere gibi ülkelerde biz sivil toplum örgütlerinin darmadağın
edilişini izledik. Bizde zaten bu tür örgütlenmeler yok. Bu kadar
ekonomik bir söylemle devlet katında mutabakat sağlayacağını düşündüğünüz
katmanlardan çalışanların, sermaye karşısında oluşturacağı sivil
örgütler ölü doğmuş olmuyor mu?
Bu bir ekonomik süreçtir. Bu süreci başlatmadığın
takdirde tüm bu sorular ve laflar havada kalır. Biz tarım toplumuyuz,
yeryüzü neyi yaşıyor, bilgi çağını. Bu mesafe nasıl kapanacak? Soru
bu. 70 yıllık Birinci Cumhuriyet bu toplumu tarım toplumu olmaktan
kurtaramadı, kurtarmakta istemedi. Çünkü Birinci Cumhuriyetin ideolojisi
ancak köylü toplumunda geçerli olabilir. İşte ancak köylü toplumunda
geçerli olabilir. İşte sivil toplumu vs. herşeyi doğuracak olan,
üretim sürecindeki bu değişiklik olacaktır.
Bugün bütün Batı ülkelerinde de siyaset kurumunda
problemler var. Çünkü hepsi 19'uncu yüzyılın gereksinimlerine göre
oluşmuş. Ve bugünkü toplumun isteklerine yanıt veremiyor. Fransa'da
600 bin dernek var. Siyasi sistemin tıkandığı yerde alternatif örgütlenmeler
gelişiyor. Ama biz daha tüketici hakkımızı koruyamıyoruz.
Anlatılmak istenen de bu. Batının böyle örgütleri
var. Bizde böyle bir tarihsel süreç yaşanmadığından bu tür bilince
bu topraklarda rastlayamıyoruz.
Bilinci geliştirecek olan üretim sürecindeki
değişimdir. Tarım toplumu olarak hiçbir bilincimiz yok. Vergi vermiyorsun,
üretmiyorsun; ne bilincin olacak, avantacı oluyorsun.
Biraz da tersten bakalım. Tarımdaki 10 milyon
insan var, müslümanlar ya da çağdaş muassır medeniyet seviyesine
çıkmak istemeyenler var. Yani "homo economicus" anlayışı
reddedenler var. Bu katmanlar toplum tasarımınız içerisinde nereye
oturuyorlar?
İşte bu soru jakoben bir soru. Yani toplumu
toplumdan fazla düşünemezsiniz. Eğer istemiyorsa öyle kalır.
Bu değişim talepleri içerisinde bir de "Neo-Osmanlı"
söylemiyle ortaya çıkanları görüyoruz. Kendinizi bunlara yakın buluyor
musunuz? Ayrıca Türkiye'nin bir "emperyal vizyon"a sahip
olması gerektiğini de düşünüyorlar. Böyle bir şeyi mümkün görüyor
musunuz? Yani Türkiye'nin böyle bir gücü var mı?..
Benim projem devlet-birey ilişkilerini çağdaşlaştıran
bir yapıdan ibaret. Türk ordusunun savunma gücü ortada, Türk parasının
değeri dolara göre belirleniyor. Türkiye'nin dünya ticaretindeki
payı, üretim kapasitesi belli; Türkiye bugün hapishanelerini koruyamıyor.
Bunlar olmadığı vakit emperyal istekler ancak kültürel alışveriş
olabilir. Ancak bunun içinde toplumun yeniden örgütlenmesi gerekir.
Söz verdiğin 10 bin daktilo makinesini üç yıldır Türki devletlere
hala gönderemiyorsan nasıl yapacaksın bu dediklerini? Bir kere hangi
orduyla yapacaksın. Batum'dan kalkan Rus uçağını yakalamıyorsun
daha. Bunlara ben fantezi olarak bakıyorum. Sadece ekonomik, kültürel
entegrasyondan sözedilebilir. O da bugünkü haliyle mümkün değil.
Yeni Dünya Düzeni ile bugün Türkiye'deki
arayışlar arasında nasıl bir bağ kuruyorsunuz?..
Yeni Dünya Düzeni'ni uluslar arası kapitalizmin
geldiği aşama belirleyecektir. Buna üretim faktörleri açısından
bakalım. Üretim faktörleri neydi; toprak, emek, sermaye, girişimdi.
Toprağın payı çok düştü. Fransa'da 1.5 milyon köylü 300 bine düşmediği
için sorun çıkıyor. Bizde 10 milyon köylü var. Şimdi köylülük bitiyor,
kol gücü geriliyor. Neden? Bilgi toplumuna geçildi. Bilgi toplumu
şu demek: Kol gücüne ihtiyaç yok, bilimsel bilgi, üretim sürecine
o kadar çabuk aktarılıyor ki. İnsan emeğine ihtiyaç azaldığı zaman
üretim miktarı artıyor. Daha kaliteli daha verimli hale geliyor.
Japonya son 2-3 yıl içerisinde enerji ve hammadde girdisinde bir
değişiklik olmadan üretimi 2.5 kat arttırmış. Böyle bir kapitalist
sistemde; işçi kesim azalıyor, hizmet sektörleri artıyor. Refah
artıyor çünkü. İnsanların refahları arttıkça çalışma saatleri düşüyor,
boş saatler artıyor. Marx Manifesto'yu yazdığında işçi yılda 4500
saat çalışıyordu; bugünse 1539 saat çalışıyor. Fransa 96'da haftada
39 saate geçecek.
Böyle yüksek bir teknoloji ile mal ürettiğiniz
zaman bunu nereye satacaksınız. Ayrıca artık Marksist anlamda kol
gücünü sömürmediği zaman işin kar oranları düşüyor. Bu noktada tek
çıkış sürümden kazanmak, çok satmak. Bunun için de emperyalist sistem
yeryüzünde insan hakları, demokrasi, serbest piyasayı şiar edindi.
Çünkü bu olmadan toplumların ekonomik yapılarını en verimli biçimde
kullanamıyorsun. O zaman talepler artmıyor.
Ayrıca kar oranları düştüğü için emperyalizm
artık oralarda adam beslemek istemiyor. Kendi malını satacağı yerlerde
huzur sağlamak için artı bir para vermeyi tercih ediyor. Peki huzurlu
bir mal ve hizmet ortamı için geçerli olan nedir? Demokrasi ve insan
hakları. Uluslararası emperyalizm bizim kara kaşımız için değil,
ayakta kalmak için, yeryüzünü yeni üretim biçimine göre şekillendirmeye
çalışıyor. Ve bu şekillendirmeye Yeni Dünya Düzeni diyor.
Ancak bizde uluslararası ekonomik gelişmeyi
izleyemeyen insanlar, kasaba politikacısı gibi bu konu üzerinde
polemik yapıyorlar. Bir feodal toplumda yaşıyor olmasaydık ve Pazar
için üretim yapıldığını görseydik bilimsel devrimin gelmekte olduğunu
görecektik. Şimdi insan emeğine gerek kalmadan sermayenin geliştirdiği
ve belirlediği yeryüzünde Yeni Dünya Düzeni süreci başladı. Ancak
Fransa'da devrimden 19 yıl sonra düzen kurulabildi. Yani bugünden
yarına bakmadan "düzen", "düzensizlik" demenin
ucuz polemik olduğunu düşünüyorum. Buna bir süreç olarak bakmak
lazım. Bu süreç diktatörlükleri yok ederek başlamıştır. Mafyalara
darbe vuruluyor çünkü sokağa atacak ek parası yok.
Nihayet bu süreç komünizme verilecek, sınıfsız
topluma geçilecek. Yani bu değişim olumsuz bir değişim değil. Ekonomik
gelişmeye göre siyaset yapılır. Bir Marksist'in en büyük avantajı
uluslararası kapitalist sistemi izleyebilmesidir.
Burada Marksist yok ki! Uluslar arası sistem
nedir? Uluslar arası işbölümü nedir? 1960 yılındaki kapitalist emperyalizm
ile 1993 yılındaki emperyalizm arasında ne fark var? İthal ikameci
dönemin dayanıklı tüketim mallarından bir teknolojiye geçtikse bu
ne sayesinde ne oldu? Bugün yeryüzünü belirleyen üretim faktörü
nedir? Emek midir, toprak mıdır? Sermaye midir, girişimci midir?
Bu soruları sormadan, bunların yanıtlarını net bir biçimde vermeden
siyasi analiz yapmak sadece şarlatanlıktır.
Başkanlık sistemi üzerine neler düşünüyorsunuz?
Ben başbakanlık sistemine karşıyım. Burası
padişahlıktan gelme bir ülke, demokratik eğilimlerin çok dışında
bir yapılanması var. Onun için bunun demokrasiyi zehirleyeceğinden
korkuyorum.
Konu biraz dağılacak ancak yine de bu soruyu
önemli buluyorum. TÜSİAD'da bir takım kopmalar gözleniyor. Yine
bu çerçevede ülkede bir orta ölçekli görece bağımsız olduğu iddia
edilen bir burjuvazi var ve bu büyük burjuvaziye karşı değişim sözcülüğünü
yapan katmanlar arasında gösteriliyor? Ne diyorsunuz?
Türkiye'de gerçek kapitalist çok az. Bu işi
algılamayan, Marksist kültürden gelmeyen, kapitalist sistemi bilmeyen,
kendisini sol kemalist diye niteleyen kesimler var burada. Uluslararası
klasik sol yelpazede hiçbir yere oturtamayacağım daha çok nasyonal
sosyalistlere yakın bir anlayış var. Türk sermayesi uluslararası
sermayeye direniyor, ancak marksist olmadığı için ne kadar başarılı
olabileceğini göremiyor. Büyük sermaye küçük sermayeyi yutar ve
şekillendirir. Türk sermayesi küçük bir kesimiyle değişimden yanadır;
bunun da oranı düşüktür. Bunun en iyi turnusolu da AT ile gümrüklerin
eşitlenmesi macerasıdır. Hükümet 100 malı söz verdiği halde yapamadı
çünkü büyük üç holding buna direndi...
Bu değişim sürecinde İslamcıların ve Kürtlerin
durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz. Sizin projeniz içerisinde bu
iki kesimin durumu ne olacak? Ayrıca İslamcıların bir kesimi tarafından
bir toplum modeli olarak tartışmaya açılan "Medine Sözleşmesi"
hakkında neler düşünüyorsunuz?
Türkiye'yi 1923'ten sonra garnizona benzetmeye
yönelik bir resmi ideoloji var. Tek tip insan isteyen, bunun olmasına
çalışan bir resmi ideoloji. Bunun içinde Kemalizm sivil topluma
karşıdır. Yani toplumun kendini olduğu gibi tanıması, formüle etmesi
ve bunu devlete aktararak; devletin buna yönelik hizmetlerde bulunmasını
sağlayan bir anlayıştan uzaktır. Resmi ideoloji Türkiye'yi kendisini
inkar etmeye zorlamıştır. Mesela, Türkiye'de bir Kürt sorunu vardır,
ama resmi ideoloji bunu yok saymıştır. Türkiye'de bir müslümanlık
sorunu vardır, yani kültür olarak müslümanlık reddedilmiştir. Kemalizm
diğer ideolojilerden de hoşlanmaz.
Şimdi Türkiye, Turgut Özal'ın atılımı, serbest
piyasanın emeklemesi, dünya şartlarının iyice değişmesiyle bu dar
elbiseden kurtulmaya çalışıyor.
Din olarak değil, ama kültür olarak hepimizi
etkileyen müslümanlığı keşfediyor, Kürt sorununu keşfediyor, Alevilerin
dışlandığını keşfediyor. Bütün bu mozaiklerin oluşturacağı dinamizm
bu toplumu daha demokratik ve üretken hale getirir. O toplum kendisini
tanıyacak, eksikliklerini, yeterliliklerini görecek, buna göre tavır
alacak ve kendisini dönüştürecek. Bunların hepsi ortaya çıkıyor.
Bunların ortaya çıkması beni sevindiriyor. Çünkü Türkiye'yi demokratik
ve üretken bir toplum yapmak, bu toplumu tanımaktan geçer. Bütün
bu ortaya çıkan şeyler vardı, fakat yasaktı. 70 yıldır yasaklanan
bir kimlik kendine oksijen alacak bir delik bulduğu zaman, daha
fazla öfke ortaya koyuyor. Bir toplumun bütünselliği içinde değerlendirilecek
kültürel kimliğin bir ögesi olmak yerine, bir öfke, bir tepki hareketi
olarak ortaya çıkıyor.
İslami hareket bir tepki hareketi olmaktan
çıkıp, toplumu bir inanç vesayetine almaktan ne kadar hızlı vazgeçerse
ve dinin toplumun kültürel kimliği için çok önemli olduğunu vurgularsa,
esas hakettiği yeri daha çabuk alacaktır. Askeri vesayetten kurtarmaya
çalıştığımız toplumu, bir inanç vesayeti altına sokmaya çalıştığı
müddetçe de marjinal olarak kalacaktır.
"Medine Sözleşmesi"ne gelince...
Ben tüm bu projelere insanla doğanın ilişki biçiminden bakıyorum.
Yani insanla doğa ilişkilerinin mevcut yaşamda en ileri noktadaki
durumu benim için ölçü.
Ben bu tartışmalarda Türk toplumunun doğaya
egemenliğinin mevcut çağdaş boyutlara gelebileceğine inanmıyorum.
Bunun için de sürekli üretim biçiminin önemini vurguluyorum. Bilgi
toplumlarının ortaya çıkması, insanoğlunun doğaya hakimiyetindeki
egemenlik sınırlarının ne kadar genişlediğini gösteriyor. Türk toplumu
doğaya nasıl egemen olacaktır, bu egemenliğini nasıl pekiştirecektir?
Dolayısıyla köylü toplumundan bilgi toplumuna nasıl gidecektir?
Sürecin biçimini, insanın doğa üzerindeki hakimiyetini teknolojik
olarak tartışmadığınız vakit bunların bir yararının olacağından
emin değilim ben.
Kürtlerin bu süreçteki durumu...
Kürt meselesi bir gerçek. Bunu ordu sopasıyla
yok edemezsiniz. Ben uluslararası siyasi dengelerle işlerin halledilmesinden
yana değilim. Kürt meselesi, Türk devletinin 70 yıldır ihmal ettiği
bir sorunun kangren haline gelmesidir. Bunu çözecek olan devletin
dönüşümüdür. Bugün Türkiye'de terörün en yoğun olduğu yerler toprak
ağalığının en yoğun olduğu yerlerdir.
Ülkenin bir yöresi hala aşiretler ilişkisinden
kurtarılamamışsa, oraya hala bitmekte olan emek-sermaye çelişkisi
sokulamamışsa, bir de resmi tarihle oradaki insanların farklılığı
inkar edilmişse burada sorun bitmez.
Buradaki sorunun halledilmesi, Türkiye'de
vatandaş-devlet ilişkilerinin çağdaş ölçülerde kabulü ile mümkün.
Kürt sorunu ancak Kürtlerin kimliğini kabul etmekle çözüm aşamasına
gelebilir. Bütün bunlar devlet-birey ilişkilerinin yeniden şekillenmesiyle
olur.
Benim için Türk devletinin vatandaşı olup
olmamak önemlidir. Vatandaşlık hukuksal bir kavramdır. Bireyle devlet
arasındaki hukuksal bağdır. Sen bu hukuksal bağın gereğini yerine
getirmeyip, insanlara, müslüman dininden, Türk ırkından ve Sünni
mezhebinden mi diye bakarsan bu işi çözemezsin.
İlk önce demokratikleşme ivmesini arttırarak
buranın ekonomik sorunlarını ortaya koymasını sağlamak lazım. Bu
da devletin dönüştürülmesiyle olanaklı.
Özal'ın vefatı bu değişim sürecini nasıl
etkileyebilir?
Özal'ın ölümü Türkiye'de değişim peşinde
koşan grubun devletteki bir ittifakının ortadan kalkması olarak
değerlendirilebilir. Bugün devletin dönüştürülmesi Türkiye'nin en
önemli sorunlarından birisidir. Özal, devlet başkanı olarak bunun
farkında olan birisiydi. Ve şimdi, Türkiye böyle bir şanstan mahrum
kaldı. Ancak, Türkiye'nin kurtuluşunu veya Türkiye'nin daha çağdaş
daha üretken demokratik bir toplum haline gelmesini sağlayacak esas
güç toplumun üretim ilişkileridir. Yani köylülüğün bitirilmediği
bir ülkede insanların rolü etkilidir ama, nihai çare değildir. Özal,
Türkiye'de bir zihniyet değişimi yaptı.
Türkiye'nin kendisini tanımasına olanak kılacak
bir iklim yarattı. Ama, bütün bunları tamama erdirmek, Türkiye'de
bir üretim biçimi devrimi yapmak, köylülükten kurtulmak, sivil toplumu
kurmak o toplumun gayretiyle oluşabilir ve sağlıklısı da budur.
Önemli bir değişim ittifakı kaybedilmiştir ama, tek bir adama bağlanarak
hiçbir toplum kurtulamaz ve dönüşemez. Turgut Özal bu sürecin sadece
katalizörüydü. Esas rol o toplumun kendi gücüne, ihtiyacına ve arzusuna
kalıyor.
Mehmet Altan
İkinci Cumhuriyet Tartışmaları
Yeni Arayışlar, Yeni Yönelimler
|